12/3/2008 ·

AİLE SAADETİ

 

 87. Sayı
 Mart 2008
Kötü Ahlaklı Eşe Sabrın Sevabı
 

Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Erkekler, kadınlara hâkimdirler. Çünkü Allah, kimini kiminden üstün kılmıştır. Erkekler, mallarından harcamaktadırlar. İyi kadınlar, itaatkâr olanlar ve Allah'ın korumasını emrettiği şeyleri, kocalarının bulunmadığı zamanlarda koruyanlardır." (Nisa; 34)

Allah-u Zülcelal'in bu fermanı, yarattığı erkeğin bazı kabiliyetlerini kadından üstün olarak ihsan etmesinden dolayıdır. Bu cihetle evin hâkimi erkektir. Reis odur. Mesul de odur. Öyle olunca kadın, erkeğin meşru olan her emrine itaate mecburdur. Bunu ayet ve hadisler, açıkça beyan etmektedir. Hatta kadınlar nafile ibadetlerini bile erkeğin müsaadesi ile eda etmelidirler.

Allah-u Zülcelâl başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler! Kadınlara iyilikle muamelede bulunun. Eğer onlardan hoşlanmazsanız, olabilir ki, Allah hoşunuza gitmeyen bir şeyde, çok hayır yaratmıştır." (Nisa; 19)

Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: "Kim hanımının huysuzluğuna ve kötü ahlakına karşı sabır ve tahammül gösterirse, Allah’-u Zülcelâl ona Eyüp (as)'ın göstermiş olduğu sabrın sevabını verir. Şayet kadın, kocasının kötü ahlakı veya huysuzluğuna sabrederse, Allah da ona Hz. Asiye'nin, kocasının vermiş olduğu eziyetlere gösterdiği sabrın sevabını verir."

Nikâh akdi ile izdivaç kurmuş olan müslüman kadın ve erkek bir vücut gibidirler. Birbirlerine karşı riayet etmeleri gereken hakları ve edepleri vardır. Bunları layık olduğu şekilde yerine getirmeye çalışmak, hem emr-i ilahi, hem peygamberin sünneti, hem de yolun adabı ve kendi saadetleri içindir.

Allah’ın rızasına talip olan bir müminin, evvel emirde aile hukukuna çok riayetkâr olması lazımdır.

Cenab-ı Hak evlilik birliğini ‘hududullah’ denilen ilahi sınırlarla sınırlandırmıştır. Bu sınırlar yani esaslar, huzur ve saadetin devamı için gereken şartlardır. Bu şartlara uymamak aileyi yıkmaktır.

Erkeğin Hanımı Üzerindeki Hakları

Hz. Peygamber (sav) şöyle buyuruyor; "Eğer bir kimseye Allah'tan başka birine secde etmesini emretseydim; kadınlara, kocalarına secde etmelerini emrederdim. Hâlbuki Allah-u Zülcelalin hakkı, erkeklerin kadınlar üzerindeki hakkından daha büyüktür." (Tirmizi,Raza:10; Ebu Davud, Nikah:40) İşte, koca hakkı bu kadar büyüktür.

İbn-i Ömer (ra)ın rivayet ettiğine göre kadının biri, Peygamber Efendimiz (sav)'e gelerek: ‘Ya Resulallah erkeğin eşi üzerindeki hakları nelerdir?’ diye sordu. Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurdu: ‘Kadın at sırtında dahi olsa, kocasına kendisini teslim etmemezlik yapmaması, Ramazan ayı dışında kocasından izinsiz bir gün bile oruç tutmaması, eğer tutarsa kocasının ve itaatsizliğin günahı kendisinin olur. Ve kocasından izin almaksızın evden dışarı çıkmamasıdır. Eğer çıkarsa, hem rahmet hem de azap melekleri kendisine lanet okurlar."

Kab’ul Ahbar'ın (ra) belirttiğine göre; kıyamet günü kadının ilk sorguya çekileceği namaz, ondan sonra da koca hakkıdır.

Hasan Basri (ra)'ın rivayet ettiğine göre, Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: "Eğer kadın, kocasının evinden kaçarsa, geri gelip elini kocasının avucuna koyarak; 'Bana ne istersen yapabilirsin!' deyinceye kadar namazı kabul olmaz."

Aralarındaki tabiî işler; müşavere, iffet, ünsiyet, muhabbet, nezaket, hülasa edep dairesinde cereyan edecektir. Kadın; kocasının vücudunun ayrılmaz bir parçası, hayat arkadaşı, huzur ve rahat vesilesi, sevgi ve şefkat mastarı, saadet müsteşarıdır. Bu bakımdan birbirlerini tamamlarlar.

Kadın evin düzenine, temizliğine, çocuklarının bakım ve terbiyesine, yemek ve giyimlerine nezaret eder, bu işleri yürütür. Her gün karşılama ve yolcu etmelerde, konuşmalarında, asaletinin, necabetinin ve edebinin kemalini gösterir.

Yorgun gelen aile reisinin eve bağlılık kazanmasını sağlamak, dinlendirmek, yuvasında saadetten onu doyurmak ve kendi hizmet ve emeğini ona hissettirmek kadının şiarıdır, özelliğidir. Bütün bu edepler İslam hanımefendisinin özelliğidir.

Kadının Eşi Üzerindeki Hakları

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: "Sizin en hayırlınız hanımına karşı en iyi olandır." (Tirmizi, İbn Mace)

Kadının kocası üzerinde beş hakkı vardır:

1- Zevcenin maddi ihtiyaçlarını karşılamak, maişetini temin etmek erkeğine aittir.
Hâkim b. Muaviye (ra)ın babasından rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: "Onlara yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin. Onları dövmeyin. Onlara çirkin demeyin, kötü söz söylemeyin." (Ebu Davud, Nikâh, 42)

2- Hanımının hizmetlerini takdir etmek, yorgunluğunu giderecek söz söylemek; seveceği şeyleri almak; onu neşelendirecek işler yapmak; söz verdiği vakitte gelmek; farz ve sünnet olan hukukuna riayet etmek; erkeğin kendisi için mübah olsa da ailenin intizarda kalmasına, beklemesine, merak ve üzülmesine asla meydan vermemek, olgun bir müslüman erkeğin vazifesidir.

3- Erkek hanımını takdir etmelidir. İyi niyetli, ülfet edilir insan, kendi zevcesinde hoşuna gidecek nice meziyetler bulabilir. Ayıp aramaya değil, meziyet aramaya bakmalıdır. Marifet iltifata tabidir. İltifatsız marifet, zayidir.

Keza hadis-i serifte şöyle burulmuştur: "Kadınlar hakkında birbirinize hayır tavsiye ediniz." (Buhari, Enbiya,1, Nikah, 80; Müslim, Raza, 60)

4- Kadının, kocasının kendisi ile meşgul olmasını istemesi hakkıdır. Bunu devamlı ister. Buna ruhen muhtaçtır. Onun için erkek; sevgi, nezaket, ünsiyet, ikram, ihsan, şefkat ve merhamet gibi güzel İslam ahlakını, hiç esirgemeden ailesine göstermelidir. Bunlar ünsiyetin şartlarından, saadetin anahtarlarındandır.

5- Olur olmaz şeyler için kadına darılmamalıdır. Bu, İslam dininde men edilmiştir.

Peygamber Efendimiz (sav) diğer bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: "Mü'min bir erkek, mümine bir kadına kızıp darılmasın. Eğer onun bir huyundan hoşlanmazsa, başka, huyundan memnun kalabilir." (Müslim, Raza, 61; Ahmed b. Hanbel, III/329)

Birbirini garip tecessüslerle, bir konuda aşırı titizlik göstererek sıkıştırmak üzüntü verir. İyilik ve hüsn-ü zan varken kötülüğe, su-i zanna düşmek doğru değildir.

6- Erkek (tabi ki kadın da) aile sırları asla dışarıya ifşa etmemelidir. Nitekim Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde Allah nezdinde en kötü bir mevkide bulunan insanlardan biri de ailenin mahrem münasebetlerini, sırlarını ifşa eden kimsedir.” (Müslim, Nikah, 123)

Ailenin ilminin, ahlakının, amel-i salihasının yükselmesine çalışmak adaptandır. Sıhhatini, hava almasını, meşru olan eğlenme ve dinlenmesini temin etmek de yine erkeğe düşen vazife ve adabtandır. Abdest, namaz, oruç gibi zaruri bilgileri kadına öğretmelidir.

7- Kadın baskı altında tutulmamalı, ona zulüm yapılmamalıdır. Çünkü o, kocasının elinde emanettir. Eğer kadın kocasına karşı ölçüsüz bir davranışta bulunursa, kocası olgunca hareket ederek sabretmeli ve taşkınlığa kapılarak, karşısındakinden daha fazla zararlı olabilecek bir harekete kalkışmamalıdır.

Karı ve koca, birbirlerine karşı vazifelerini yerine getirirlerse, hem dünyada hem de ahirette cennette gibi mutlu olacaklardır.

Enes b. Malik (ra)'ın anlattığına göre; “Peygamber Efendimiz (sav): ‘İmanı en kâmil mümin kimdir?’ Şeklindeki bir soruya: ‘Ailesi ile en iyi şekilde geçinen kimsedir’ cevabını vermiştir.”

Hasan-ı Basri (ra)'ın naklettiğine göre, Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor:
"Kadınlarınıza iylikle öğüt veriniz, Çünkü onlar size emanet edilmiştir. Size karşı ellerinde hiç bir şey yoktur. Onları Allah'ın emanetleri olarak aldınız ve Allah'ın hükmü üzerine ırzları size helal kılındı."

Manevi Hastalıklarımızın Tedavisi

Şunu iyi bilmemiz lazımdır ki aile saadetimiz, birbirimizle iyi geçinmemiz, manevi hastalıklarımızın tedavisine bağlıdır. Bir insan ne kadar güzel ahlaklı olursa, eşine de öyle güzel davranacaktır.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Bir kimsenin sadaka vermek için malı yoksa bütün müminleri kastederek ‘Estağfirullah estağfirullahelî velil mü’minine vel müminat’ diyerek, istiğfarda bulunursa, Allah-u Zülcelâl kendisine, yeryüzündeki kadın ve erkek müminlerin sayısınca, sadaka sevabı yazar.”

Ne kadar güzel fırsatların henüz elimizde olduğunu bilip, bunları tatbik etmeliyiz.

Allah-u Zülcelal’in katında, dediğimiz gibi çok büyük ve hiç bitmeyecek sevaplar vardır. Mü’min bir kimsenin yapmış olduğu tesbihatlar karşılığında, Allah-u Zülcelâl Kıyamet Günü’nde, dünya ve onun içinde bulunanlardan, ona daha fazla sevap verecektir.

Peki, bunları bilip inandıktan sonra, yapmamak büyük bir akılsızlık değil midir? Evet, bu, düpedüz kendi nefsimize zulümdür.

Bunları anlattığımız zaman, herkes doğru olduğunu beyan etmektedir. Ancak bunları yapamıyoruz. Yapamamamızın sebebi ise manevi olarak hasta olmamızdır. Bu ecir ve sevapları kazanacak olan içimizdeki manevi insan, hasta olduğu için, bütün bunlardan mahrum kalmaktadır.

İnsanın zahiri yanı, dünya ile meşguldür. Manevi yanı ise ahiret ile meşguldür. Tabi, zahiri insan hasta olduğu zaman, nasıl bir iş yapamaz ve geçimini, dünya hayatını devam ettirecek imkânları sağlayamaz ise manevi insan da hasta olduğu zaman, ahiret hayatını kazanacak ecir ve sevaplardan mahrum kalır.

Ancak, bu hastalığı gidermenin çareleri vardır. Bu çarelere başvurmak suretiyle, kendimizi kurtarmaya gayret sarf etmeliyiz. Nefsimiz istemese dahi, bu çarelere sarılmak, bizim kurtuluşumuzdur.

Mü’min, şuurlu olmalıdır. Zahiri olan vücudumuzda herhangi bir hastalık meydana geldiği zaman, hemen bunu hissediyor ve tedavisini nasıl yapıyorsak; manevi olarak da hasta olduğumuz zaman, hemen hissetmeli ve tedavisinin yollarını araştırmalıyız.

Mesela kalp, dünyaya meylettiği zaman, kişi bunu hemen hissetmeli ve bunu engellemenin çarelerini bulmalıdır.

İşte bu şekilde, bütün manevi hastalıkların tedavi edilebilmesinin çaresi, onları izale edecek imkânlara başvurmaktır.

Bu imkânlar ise Allah-u Zülcelal’in zikrinden ayrılmamak, sohbet meclislerine gitmek, Allah-u Zülcelal’in dostları ile beraber olmaktır.

Manevi hastalıklarımızın tedavisi, ancak bu hastanelerde yapılabilir. Ve o zaman ahiretimiz için faydalı olacak ameller yapabiliriz. Aksi takdirde gafletimiz, hastalığımızı umursamamamız, bizi sonu olmayan bir perişanlığa sürükler. Aile saadetimizi de alt üst eder.

Allah-u Zülcelâl kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin. (Âmin)


www.gulistandergisi.com.
 
İLİM MECLİSİNDEN SOHBETLER

Yorum (4) Yorum yaz!

10/2/2008 ·

MÜ’MİNİN ÜÇ KALESİ

 86. Sayı
 Şubat 2008
 
Kabil Tüm Katillerin Ortağıdır

Âdem (Aleyhisselam)'ın oğulları Kâbil ve Habil arasında anlaşmazlık çıktı. Kâbil kardeşine; “Ben seni öldüreceğim” deyince, Habil dedi ki;
“Allah-u Zülcelal'e karşı olan korkumdan dolayı sana elimi kaldırmaya dahi cüretim yok. Sen beni öldürsen de ben sana elimi kaldırmam.”

Tabii burada Habil mazlum oldu, Kâbil de zalim oldu. Bu yüzden kıyamete kadar ne kadar katil varsa, Kâbil bunların hepsinin günahına ortaktır. -Allah muhafaza- Çünkü çok kötü bir yolun açılmasına vesile olmuştur. Kim bu yoldan giderse, Kâbil onun günahına ortaktır. Her kim de iyi bir yol açar veya açılmış olan iyi bir yolun arkasından devam ederse, o yolu açanların sevabına ortaktır.

İnsan nasıl düşmana karşı siper alıyor veya ondan kurtulamayınca bir kalenin içine girip kendisini muhafaza ediyorsa, aynı şekilde en büyük düşmanı olan şeytana karşı, sığınabileceği üç tane kalesi vardır. Ben kendimi şeytana karşı bu kalelere sığınarak muhafaza ediyorum.

Müminin Üç Kalesi

1- ‘La ilahe illallah’ kelime-i tevhididir.
İnsan bu kelime-i tevhid zikri ile meşgul olduğu müddetçe, şeytan ona yaklaşamaz.

Peki, size soruyorum? Zahiri olarak bir düşmanın, elindeki silaha mermi koyup sizi vurmak için karşınızda dursa, ona karşı herhangi bir tedbir almayacak mısınız? İşte şeytanın da insana karşı olan düşmanlığı böyledir. Her saniye başımızda durur ve bizden hiç ayrılmaz. Uyurken dahi başımızdadır. Daima bize zarar vermek için uyanıktır. Biz uyuduğumuz zaman, sabah namazına ve gece namazına kalkmamamız için kaç boğumla bizi bağladığını biliyor musunuz?

Onun için devamlı olarak Allah-u Zülcelal’in zikri ile meşgul olduğumuz zaman, düşmanımıza karşı silahımız dolu olarak bekliyoruz demektir.

Görünen düşmanlarımıza karşı nasıl silahlarımızı kuşanıp, kaleye sığınıyorsak, görünmeyen düşmanımız olan şeytana karşı da 'La ilahe illallah' kalesine sığınmamız lazımdır. Böylece kendimizi şeytandan muhafaza etmiş oluruz.

2- Allah-u Zülcelal'in evi olan camilere girmek de şeytana karşı bir kaledir. Allah-u Zülcelal'in evi merhamet yeridir. Allah-u Zülcelal'in rahmeti devamlı olarak camiye yağmaktadır.

3- Allah-u Zülcelal'in kelamı olan Kur'an-ı Azimüşşanı okumak da şeytana karşı bir kaledir. Allah-u Zülcelâl bu üç şeyi insanlara, şeytana karşı sığınılacak bir kale olarak vermiştir. Bu kalelerin içine girip düşmanımıza karşı kendimizi korumamız lazımdır.

Allah-u Zülcelal’in bize karşı nasıl olduğunu idrak edemiyoruz. Eğer idrak edebilseydik, kendimizi öyle güzel bir şekilde O'na teslim ederdik ki; O her şeyimize kâfi gelecekti.

Sahabe’nin Kurtuluş Reçetesi

Hz. Ali (ra)'den rivayet olunan bir makalede buyuruluyor ki; “Biz Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'in zamanında birbirimize şöyle üç tavsiyede bulunurduk. Bu üç şeyi yazarak, Allah rızası için birbirimize dağıtıyorduk. Bu üç şeyin yapılması o kadar mühimdi ki, unutmamak için yazıp dağıtarak, birbirimize daima hatırlatıyorduk. (Bunlar şöyleydi:)

1- Kim ahireti için (salih) amel yaparsa, Allah onun dünyasına ve dininin emrine (işlerine) kâfidir.

İnsan salih amelleri ancak kendisi için yapar, ebed'ül-ebed baki olan ahiret hayatını bununla kurtarmış olur. Yoksa amel yapmadığı zaman Allah-u Zülcelal'e bir zarar veremeyeceği gibi, amel yaparak da O’na bir kâr sağlayamaz.

2- Kim kalbini (ruhunu, sırrını) Allah'a karşı temiz yaparsa, Allah da onun zahiri azalarını ıslah eder.

Nasıl ki bir arabanın motoru ve direksiyonu sağlam olunca, arabanın kasası da sağlam olur ve direksiyonun çevirdiği yöne doğru gidiyorsa; insanın kalbi de sağlam olduğu zaman, diğer azaları da Allah-u Zülcelal'in emirleri doğrultusunda hareket edecektir.
Her kim Allah-u Zülcelal'e karşı kalbini, ruhunu sadık, doğru ve ihlâslı yaparsa, Allah-u Zülcelâl de onun zahiri azalarını bir anda düzeltir. Bunu yapmak Allah-u Zülcelal'in yanında çok kolay bir iştir. Ama bizim de düzelme isteğimizde samimi, sadık ve doğru olduğumuzu Allah-u Zülcelal'e göstermemiz lazımdır.

Allah-u Zülcelâl de bizim bu halimizi gördüğü zaman; “Hakikaten kulum, benden istediğini verinceye kadar onun kalbini, ruhunu düzeltinceye kadar benim dergâhımdan ayrılmıyor” diyecektir. Ve bizim kalbimizi, ruhumuzu düzelteceği gibi, zahiri azalarımızı da razı olacağı şekilde düzeltecektir.

3- Kim, kendisi ile Allah-u Zülcelal'in arasını düzeltirse, Allah-u Zülcelâl de onunla diğer kullarının arasını düzeltir. Böyle olunca da o kimse, hiçbir kimseyle kavgaya, mücadeleye girmeyecektir.

Demek ki biz Allah-u Zülcelâl ile dost olursak, insanlar da bizimle dost olur. İbadetimizde, zikrimizde ve diğer amellerimizde daha gayretli olmamız lazımdır. Salih ameller işlemekte daha fazla gayret etmemiz lazımdır.

Zikir Kuvvettir

İnsan ibadet ve zikir yaptığı zaman çok kuvvetli olur. Ama ibadet ve zikirden geri kaldığı zaman, vücudu çok daha gevşek ve tembel olur. Hz. Fatıma (radıyallahu anha) bir gün Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'den bir hizmetçi istedi.

Çünkü onların zamanında şimdiki büyük değirmenler yoktu. Arpa ve buğdayları kendileri küçük değirmenlerde öğütüp un yapıyorlardı. O küçük değirmenler elle çalışıyordu. Hz. Fatıma da değirmeni kendisi tek başına çevirdiği için çok yoruluyordu. Onun için değirmen çevirirken kendisine yardımcı olması için bir hizmetçi istemişti.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ona hizmetçi vermedi. Ama "Subhanellahi velhamdulillahi ve lailahe illalahu vallahu ekber" bunlar senin için daha hayırlıdır dedi. Bunları yap, kuvvet bulur ve değirmeni tek başına çevirebilirsin, manasında bu zikri Hz. Fatıma’ya yapmasını söyledi.

Allah-u Zülcelal’in zikri, ibadeti, insana dünyada güç kuvvet verdiği gibi, ahirette de Allah-u Zülcelal'in rızasını kazanmasına sebep olur. Hakikaten insan biraz düşündüğü zaman, ne kadar yaramaz ve anlayışsız hareket ettiğini ortaya çıkarabilir.

 


İbadetlere Ne Zaman Vakit Ayıracaksın?

Bir haberde rivayet olunmuştur ki; Allah-u Zülcelâl şöyle buyurmuştur; "Ey kulum! Ben sana dünyayı verdiğim zaman, sen hep dünya ile meşgul olup beni terk ediyorsun. Dünyayı vermediğim zaman da, bir şeyler elde etmek için yine dünyaya talip oluyorsun. Peki, sen ne zaman benim ibadetim için vakit ayırıp bana ibadet yapacaksın?”

Ne kadar da doğrudur. Hakikaten de zengin olduğumuzda hep dünya ile meşgul olup Allah-u Zülcelal'e ibadet yapmayı terk ediyoruz. Fakir olduğumuz zaman da bir şeyimiz yoktur, çalışmamız lazımdır diyerek, yine Allah-u Zülcelal'e ibadet yapmayı terk ediyoruz. O'nun ibadetini yapmıyoruz.

Ama insan ya fakir olur ya da zengin olur. Biz her iki durumda da çeşitli bahanelerle Allah-u Zülcelal'e ibadet etmeyi terk ediyoruz. İşte o zaman Allah-u Zülcelâl yine buyuruyor ki; "Ey kulum! Ne zaman boş kalıp bana ibadet yapacaksın?"

O'nun bu hitabına cevabımız sükût etmektir. Ama asıl cevabımız şu olmalıdır: "Ey nefsim! Allah-u Zülcelâl sana dünyalık verdiği için zengin oldun. Ama yine bir bahane bulup eğer ibadet yapmıyorsun. Aç kalsa bile, kendi kendine, İsa (Aleyhisselam) derelere girip ot topluyor ve bu otlarla besleniyordu” diyerek herhangi bir şeyle karnını doyurabilir.

Esasen yaramaz olan insan değil, onun nefsidir. Nefis, ne fakirken ne de zengin iken ibadet yapmaya yanaşmaz. Onun için insan devamlı olarak nefsine hitap edip onu ibadete zorlamalıdır.

Çünkü eğer zengin olursa, Allah-u Zülcelâl kıyamet günü; “Hz. Süleyman'dan daha mı zengindin?” Fakir olursa; “Hz. İsa’dan daha mı fakirdin?” Hasta olsa; “Hz. Eyüp'ten daha mı hastaydın?” diyecektir. Onun için hiçbir bahaneye sarılmadan Allah-u Zülcelal'e karşı ibadetlerimizi yapmamız lazımdır.

Hiçbir zaman; "Benim kalbim öldü. Ölü olan kalbim bundan sonra dirilmez" demememiz lazımdır. Allah-u Zülcelâl Hayy ve Kayyumdur. O'nun zikriyle ölü olan kalp ihya olur, dirilir. Çünkü zikir manevi insanın gıdasıdır. Nasıl ki yemek, su, uyku vücudun gıdası ise, zikir de insanın manevi gıdasıdır. Dikkat edersek, Allah-u Zülcelâl ile huzurlu olduğumuz zaman maneviyatımızın, imanımızın nasıl nurlandığını ve parladığını görebiliriz.

Ama vaktimizin çoğunu gaflet içerisinde geçirdiğimiz için maneviyatımız aynı duman gibi bulanık olur. Nasıl ki bir insan aç kaldığı zaman zayıflayıp güçten düşüyorsa; vakti gafletle geçirmek de insanı manevi olarak o şekilde tahrip etmektedir. Allah-u Zülcelal'in zikrini, ibadetini yaptığı zaman aynı kuvvetli bir yemek yemiş insan gibi; insan manevi olarak güç kuvvet kazanır.

Allah-u Zülcelâl hepimize razı olacağı salih ameller nasib etsin.
Sallallâhu alâ seyyidinâ Muhammedin nebiyyi'l ummiyyi ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellem.
İLİM MECLİSİNDEN SOHBETLER

 

 

www.gulistandergisi.com

 

Yorum (2) Yorum yaz!

10/2/2008 ·

ONLAR İMKANSIZI BAŞARDI

 84. Sayı
 Aralık 2007
 
Hubeyb bin Adiy’in (ra) Şehadeti

Bedir Harbi'nden sonra Hubeyb bin Adiy'i esir aldılar. O savaşta; Ebu Cehil başta olmak üzere, yetmiş büyük kâfir öldürülmüştü. İntikam almak için hırslandılar. Hubeyb bin Adiy, onların eline geçince, müşriklerin kadınları, çocukları ve gençleri ne yapacaklarını şaşırdılar. On dört yaşında, henüz müslüman olmamış Said bin Amr isminde bir genç de, müşriklerin, bu sahabeyi nasıl idam edeceklerini temaşa ediyordu.

Onlar, Hubeyb'i, bağırarak idam etmek için götürdüler. Bundan sonrasını Said bin Amr şöyle anlatmıştır: "Ben de onların içindeydim. Hubeyb'i, öldürecekleri yere götürdüler, bu karmaşada Hubeyb'in sesini duydum: "Bana iki rekat namaz kılmam için müsaade etmiyor musunuz?" diye onlardan müsaade istedi. Müsaade ettiler; huşu ve tazarru içinde, rükûlu ve secdeli iki rekat namaz kıldı ve müşriklerin reisine dönerek şöyle dedi: "Ölümden korkarak namazı uzattığımı sanmayın, hiç ölümden korkmuyorum."

Herkes ona vurmaya başladı. Onun mübarek etini parça parça yapıyorlardı. Bıçakla parçalıyor ve hemence öldürmüyorlar ve o parçaları alırken de kan fışkırıyordu. O yaralar içindeyken, ona şöyle sordular: "Bizim seni bırakacağımızdan emin olsan, çocuklarının yanına gitmeyi mi tercih ederdin; yoksa Muhammed'in senin yerinde olmasını mı tercih ederdin, hangisi hoşuna giderdi?"

Hubeyb (ra) dedi ki: "Benim yüz bin canım olsa ve siz bu şekilde devam etseniz, bu benim daha çok hoşuma giderdi. Hz. Muhammed (sav)i bir dikenin bile rahatsız etmesini istemem.”

Ashabın, Hz. Peygamber'e Karşı Örnek Sevgisi

Bir kişi, Hz. Peygamber (sav)e geldi ve: "Ey Allah'ın Resulü! Benim için sen nefsimden daha sevimlisin. Çocuğumdan daha fazla seni severim. Evimde olduğumda seni hatırlıyorum. Seni gelip görmeyince rahat edemiyorum. Senin ölümünle kendi ölümümü hatırladığımda, biliyorum ki, sen cennete dahil olduğunda peygamberlerle beraber olacaksın. Benim ise cennete girmem şüpheli. Eğer cennete girsem bile, seninle beraber olamamaktan korkuyorum." dedi. Hz. Peygamber (sav) ona bir cevap vermedi. Tam o sırada şu ayetler nazil oldu: "Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle, salihlerle birliktedir. Bunlar ne güzel arkadaştır!" (Nisa; 69)

 


Bir Kardeşin İhtiyacını Gidermek

İbn Abbas (ra), Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)in mescidinde itikafa çekilmişti. Bir gün birisi gelerek ona selam verdi ve yanına oturdu. İbn Abbas adama:

- Ey falan seni üzgün görüyorum. Sebebi nedir? Diye sordu. Bunun üzerine adam:
- Evet üzgünüm, ey Resulullah'ın amcasının oğlu! Falan adamın benim üzerimde hakkı vardır. Beni para karşılığında hürriyetime kavuşturdu. Ancak şu kabirde yatan Hz. Peygamberin hakkı için bunu ödemeye gücüm yoktur. Dedi. İbn Abbas:
- Peki senin için onunla konuşmamı ister misin? diye sordu. Adam:
- İstersen bir konuş! dedi. İbn Abbas da nalınlarını giyerek mescitten çıktı. O kişi:
- Ey İbn Abbas! Yoksa itikafta olduğunu unuttun mu? dedi. İbn Abbas şöyle cevap verdi:
- Hayır unutmadım. Ancak ben aramızdan bir zaman önce ayrılan Hz. Peygamber (sav)in şöyle buyurduğunu işitmiştim:
- Kim bir müslüman kardeşinin ihtiyacını gidermek için çalışır ve onu giderirse, bu onun için on senelik itikaftan daha hayırlıdır. Allah-u Teala kendi rızası için bir gün itikafa çekilen kişiyle, cehennem ateşi arasına üç hendek koyar ki her birisinin büyüklüğü doğu ile batı arasındaki mesafe kadardır.

İbn Abbas (ra) bunları söylerken bir taraftan da ağlıyordu. (Taberani, Beyhaki, Hakim)


En Sağlam Kulp Nedir?

Bir gün Hz. Peygamber (sav) sahabelerle beraber oturuyordu. Hz. Peygamber sahabelere: "İslamın en sağlam kulpu nedir?" diye sordu. Sahabeler: "Namaz!" dediler. Hz. Peygamber (sav): "Namaz güzeldir. Fakat, o en kuvvetli kulp değildir." dedi.

Sahabeler: "Ramazan orucu!" dediler. Hz. Peygamber (sav): “O güzeldir. Fakat kulp değildir." buyurdu. Sahabeler: "O halde cihattır." dediler. Hz. Peygamber (sav): "O da güzeldir. Fakat en sağlam kulp değildir." dedi. Sonra kendisi cevap olarak şöyle buyurdu:

"İslam’ın sağlam kulpu, Allah rızası için bir insanı sevmek ve yine Allah rızası için buğz etmektir." (Ahmed bin Hanbel)

 


Sahabe'nin Hz. Peygamber'in Yanında Ağlaması

Hz. Peygamber (sav), Bakara suresinin 24. ayeti olan: "…O halde yakıtı insanlar ve taşlar olan, inkârcılar için hazırlanmış ateşten sakının." ayetini okuduklarında, şunları söylediler: "Cehennem ateşi bin sene yanmak suretiyle kızarır ve sonra bin sene daha yanarak beyazlaşır. Nihayet bin sene daha yanarak simsiyah kesilir. Artık bundan sonra bu simsiyah ve karanlık ateşi hiçbir şey söndüremez."

Bu sözler üzerine orada bulunanlardan siyah benizli bir adam feryat ederek ağlamaya başladı. Bunun üzerine Cebrail (aleyhisselam) inerek: "Şu huzurunda ağlayan kişi kimdir?" dedi. Hz. Peygamber (sav) de: "O Habeşli birisidir." diyerek onu övdüler.

O zaman Cebrail (as) şöyle dedi: "Allah-u Teala şöyle buyuruyor: "İzzet ve Celalim hakkı için, Arş üzerinde yüceliğim hakkı için, kullarımdan herhangi biri bu dünyada benim korkumdan ne kadar çok ağlarsa, cennette de o kadar çok gülecektir." (Beyhaki)

Allah Yolunda Cihat

Ebu Hureyre'den rivayetle Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Size, Allah'ın hataları sildiği ve dereceleri yükselttiği amelleri bildireyim mi?" Ashab: "Bildir Ya Resulallah!" dediler.

Resulullah (sav) şöyle buyurdu: "Zor durumlarda abdesti eksiksiz almak, camilere giderken çok adım atmak, bir namazı kıldıktan sonra diğer namazı hazır beklemek. İşte, Allah yolunda cihat budur. İşte Allah yolunda cihat budur. İşte Allah yolunda cihat budur." (İmam Malik, Müslim, Tirmizi, Nesai, İbn Mace)


Kaynak: Seyda Muhammed Konyevi (ks), Sahabeler Saadeti Nasıl Buldular, Reyhani Yayınları, Konya, 2006.
M. EMİN NEBİOĞLU

www.gulistandergisi.com

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

10/2/2008 ·

SEYDA KONYEVÎ: “MÜ’MİN ŞUURLU OLMALIDIR”

 86. Sayı
 Şubat 2008
 
Müslümanların Zillete Düşmesinin Sebebi
Gülistan: Muhterem hocam, İslam’ın izzetine rağmen, bugünkü müslümanların zilletinin sebepleri nelerdir? Bu zilleti tekrar izzete çevirmenin çareleri nelerdir?

Seyda Muhammed Konyevî:
Maalesef şu bir gerçektir ki İslam ümmeti, İslam’ın şerefine rağmen, yakalandıkları bir takım manevi hastalıklardan dolayı, izzetin en yüksek mertebelerinden zilletin kucağına düşmüştür. Bu zillete sebep olan hastalıkların kaynağı da nefis, manevi zaaf, takvadan uzaklaşmak, günahları terk etmemek, emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker yapmamak, ruhi boşluk ve dünya sevgisinin kalpleri istila etmesidir.

Rivayet edildiğine göre, Hz. Ömer (ra), Amr bin As kumandasında Mısır'a bir ordu gönderdi. Ordu senelerce orada kalmasına rağmen Mısır'ı fethedemedi. Hz. Ömer, dört kişi ile birlikte Amr bin As’a bir mektup gönderdi. Mektupta gönderdiği kişilerin isimlerini tek tek söyleyerek şöyle yazdı: "Bunları sana yardımcı olarak gönderiyorum. Her biri bin kişiye bedeldir. Ayrıca kendinizi günahlardan muhafaza edin. Siz de aynı düşmanlarınız gibi günah işlerseniz, ölünceye kadar Mısır'ı fethedemezsiniz. Takva, ibadet, Allah'ın zikri ile ve Allah'tan yardım isteyerek kendinizi düşmandan ayırın. Ancak Mısır'ı bu şekilde fethedebilirsiniz. Yoksa siz de onlar gibi günah işlerseniz siz de onlar gibi olmuş olursunuz."

Hz. Ömer bu mektubunda, müslümanların zilletten kurtulup izzetin doruklarına nasıl çıkacaklarını çok güzel bir şekilde beyan etmiştir. Buna göre, zilletten kurtulup izzetin en yüksek mertebelerine ulaşmak için günahlardan uzak durmalı, takva ve ibadete sımsıkı sarılmalıyız.

Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "And olsun ki Allah, birçok yerde (savaş alanlarında) ve Huneyn savaşında size yardım etmişti. Hani çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat sizi hezimete uğramaktan kurtaramamıştı. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. Sonra da bozguna uğrayarak gerisin geri dönüp kaçmaya başlamıştınız." (Tevbe; 25)

Huneyn, Mekke ile Taif arasında bir vadinin ismidir. Ashab-ı Kiram'la Hevazin kabilesi arasında bu vadide harp olmuştur. Müslümanların sayısı o günlerde on iki bindi. Böyle olunca, sahabeler çokluklarına güvenip: "Bizim sayımız onlardan çoktur. Biz onlara karşı galip geleceğiz." diyerek, Allah-u Zülcelal'in kendilerine yardımını hiç düşünmediler.

Tabi Allah-u Zülcelal'de hemen onlara bir ders verdi. Çokluklarına güvenen Ashab-ı Kiram bozguna uğrayıp kaçmaya başladıklarında, Allah-u Zülcelâl onlara merhamet etti ve şöyle buyurdu: "Sonra Allah, Resulünün üzerine ve müminlerin üzerine sekinetini (kalplere huzur veren rahmetini) indirdi ve gözle görmediğiniz ordular indirdi de kendisini tanımayan kâfirleri azaba uğrattı." (Tevbe; 26)

Bunun üzerine, Hz. Peygamber bineğini düşmanının üzerine sürdü. Yanında amcası Hz. Abbas ve Ebu Süfyan bulunuyordu. Hz. Abbas'a, Ashab-ı Kiram’a bağırmasını söyledi, o da: "Ey Akabe'de biat eden Ensar, ey Rıdvan ağacının altında dönmemek üzere söz veren Ashab, ey Bakara suresi topluluğu!" diye seslendi.

Ashab-ı kiram, Hz. Abbas'ın sesine karşılık: "Emret! Emret!" diye cevap verdiler, toplandılar ve kâfirlere karşı galip geldiler.

Nitekim sahabeler Huneyn günü on iki bin kişi olmalarına rağmen, dört bin kâfirin karşısında mağlup oldular. Çünkü onlar çokluklarıyla kibirlendiler.

Ama Bedir savaşında kendileri üç yüz kişiydiler. Bütün dünyaya karşı savaştılar. O zaman her şeyi Allah-u Zülcelal’den biliyorlar ve: "Ya Rabbi! Senin yardımın olmazsa biz bunlarla nasıl harp ederiz" diye Allah-u Zülcelal'e yalvarıyorlardı. Böyle olunca, Allah-u Zülcelâl onların yardımına bin tane melek, bir rivayete göre ise dört bin melek gönderdi. Bu melekleri hem müminler, hem de kâfirler gördüler.

“Duanız Nasıl Kabul OIsun?”

Yine rivayet edilmiştir ki: İbrahim bin Ethem bir gün Basra sokaklarında dolaşıyordu. İnsanlar etrafına toplanıp: "Ya İbrahim! Allah-u Zülcelâl: 'Dua edin kabul edeyim' buyurduğu halde, biz dua ediyoruz ama karşılığını bulamıyoruz" dediler. İbrahim bin Ethem, onlara: "Ey insanlar! On şeyden dolayı kalbiniz ölmüş, duanız nasıl kabul olsun!" Dedi. Daha sonra bu on şeyin ne olduğunu şöyle açıkladı: “Siz;

1- Allah-u Zülcelal'i biliyorsunuz ama, onun hakkını vermiyorsunuz.
2- Kur'an-ı Kerim okuyorsunuz, ama O’nun manasına göre amel etmiyorsunuz.
3- Şeytanın düşmanlığını biliyorsunuz, dilinizle söylüyorsunuz ama onun peşinden gidiyorsunuz.
4- Biz Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in ümmetindeniz, diyorsunuz, ama onun sünnetine göre amel etmiyorsunuz.
5- Cenneti istiyorsunuz, ama onun gereğini yapmıyorsunuz.
6- Cehennemden korkuyorsunuz, ama kendinizi bile bile cehennem ateşine atıyorsunuz.
7- Ölüm vardır diyorsunuz, ama hiçbir hazırlık yapmıyorsunuz.
8- Daima başkalarının hataları ile meşgul oluyorsunuz, ama kendi hatalarınızı görmüyorsunuz.
9- Allah-u Zülcelal'in nimetlerini yiyorsunuz, ama O'na şükretmiyorsunuz.
10- Ölülerinizi ellerinizle götürüp kabre koyuyorsunuz, ama bundan ibret almıyorsunuz.”

Şimdi bütün bu yazılanlara bakarak, her Müslüman zilletten kurtulup izzetin doruklarına çıkmanın nasıl mümkün olacağını anlayabilir.

İlahi Rızanın Önündeki Perde

Gülistan: Efendim, günümüzde müslümanlar olarak ibadet ve hizmete karşı büyük bir gevşeklik ve tembellik göze çarpıyor. Bunun sebeplerini ve çözümünü izah eder misiniz.

Seyda Muhammed Konyevî:
Bu gevşekliğin sebebi nefistir. Nefse uymamak lazımdır. Nefse uymakta bir hayır yoktur. Bilakis ona uymanın zararları büyüktür. Nefis, düşmanların en tehlikeli ve zararlısı, tedavisi çok zor olan ve insanı Allah-u Zülcelal’in rızasına giden yoldan ayıran bir düşmandır. Nefis, insanın Allah-u Zülcelâl ile arasında karanlık bir perdedir.

İnsan ancak nefsini bilir, onun hile ve tuzaklarını öğrenirse, Allah-u Zülcelal’in kudret ve azametini idrak edebilir, emir ve nehiylerini yerine getirebilmek için gayret sarf eder.

Nefis daima hata ve günahlara, keyif ve sefaya meyillidir. Onun için Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Çünkü nefis, daima kötülüğü emreder.” (Yusuf; 53)

Allah-u Zülcelal’in rızasına ulaşıp baki olan ahiret hayatımızda rahat etmek istiyorsak; onu cennetin yoluna çevirerek; “Onu (nefsini) arındıran kurtuluşa ermiştir.” (Şems; 9) ayet-i kerimesinin ışığı altında, nefsi; kibir, ucub, riya, cimrilik vs. gibi kötü sıfatlardan temizleyip, Allah-u Zülcelal’in rızasına yönlendirmemiz lazımdır. Ama nefsi şımartırsak, bütün arzu ve isteklerini yerine getirirsek, yani onun hizmetine girersek, kendimizi ateşe atmış oluruz.

Şeytan, insana nefsinin gölgesinden gelip onu günaha sürüklemek için çaba harcar. Onun için de Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Sizin en büyük düşmanınız koltuğunuzun altında saklamış olduğunuz nefsinizdir.” (Beyhaki)

 


Nefsin Arzularından Sakın!

Nefsin isteklerini ne kadar yerine getirirsek getirelim, daima daha fazlasını ister. Onun istekleri hiç bitmez. Nitekim nefis Firavun’u peşinden sürüklemiş ve en sonunda: “Ben sizin en yüce Rabbinizim!” (Naziat; 24) dedirtmiştir.

Bu yüzden, nefse karşı çok dikkatli olmak ve onun isteklerinin peşinden koşmamak lazımdır. Çünkü nefis, kendi haline bırakılırsa azgınlaşır ve bizi de beraberinde ateşe müstahak eder. Onun için Lokman-ı Hekim oğluna şöyle nasihatte bulunmuştur: “Ey oğlum! Nefsin arzularına uymaktan sakın. Çünkü nefsin doğru olmayan kötü istekleri vardır. Şayet nefsine biraz uydun mu, daha fazlasını ister, daha çok azgınlaşır.”

Demek ki insan, nefsinin isteklerinin önünü daima kapatmalıdır. Şayet onun önünü biraz aralarsa, nefis o küçük aralıktan girerek, ibadet ve hizmette gevşeklik ve sonu gelmez isteklerinin peşinden insanı sürüklemek suretiyle perişan eder. İbadet ve hizmette tembellikten ve gevşeklikten kurtulmak için nefse muhalefet etmek lazımdır.

İnsanın günahlarla ve boş işlerle uğraşması şeytanın da çok hoşuna gidiyor. Ama insan tövbe ettiği zaman şeytan kahrolur.

Ata bin Halid'in şöyle dediği anlatılmıştır: “Bana ulaşan habere göre: ‘Allah'tan başka günahları kim bağışlayabilir ki? Sonra onlar, yaptıkları kötülükte bile bile ısrar etmezler.’ Al-i İmran suresinin 135. bu ayeti geldikten sonra, lanetli iblis şeytan naralar atıp ordusunu yardıma çağırdı; başına toprak saçtı ve: ‘Vay başıma gelenler!’ dedi. Sonunda ordusu, karadan ve denizden toplanıp geldiler, şöyle dediler: ‘Ey beyimiz, neyin var?’ Şöyle anlattı: ‘Allah'ın kitabında bir ayet indi; bundan sonra, hiçbir günah, Âdemoğullarından hiç kimseye zarar vermez.’ ‘O hangi ayettir?’ diye sordukları zaman da, bu ayeti kendilerine bildirdi. Dediler ki: ‘Onlara heva-i arzuların kapılarını açarsın; ne tövbeye gelirler, ne de bağışlanmalarını dilerler. Bu durumları ile de hak yolda olduklarını sanırlar.’ İblis şeytan, bu duruma razı oldu.”

Rivayet edildiğine göre, şeytan demiştir ki: “Ben günah yaptırmak suretiyle Âdemoğlunu helak ettim, onlar da bu günahlardan tövbe etmekle beni helak etti.”

İnsan tövbe ettiği zaman bu şeytanın daha zoruna gidiyor. Şeytan bununla baş edemeyince, insana nefsinin gölgesinden saldırıyor. Günahkâr insanlardan daha fazla tövbekâr insanlarla uğraşıyor. Bak işte sen uykusuz kaldın, namazını daha sonra kılarsın, bugün sen çok yoruldun, daha sonra hizmet edersin gibi, hep ‘sen’ diyerek, güya iyiliğini düşünerek insana vesvese veriyor. Onun için tövbekâr olan insanın nefis ve şeytana karşı daha çok dikkatli olması lazımdır.

Kalp Dünyayı Sevmesin

Gülistan: Efendim, dinimize göre bir müslüman dünyayı ihmal etmemeli, yeryüzünün ıslahı için de çalışmalı, peki bunu dünyaya muhabbet duymadan nasıl yapacak?

Seyda Muhammed Konyevî:
Mü’min şuurlu olmalıdır. Kalbi dünyaya meylettiği zaman, bunu hissetmeli ve bu hastalığını tedavi edebilmenin çarelerine sarılmalıdır. Kalbinde dünya muhabbeti olan kimselere soruyorum: “O dünyaya beslediğin muhabbet, sana maddi manevi bir kar getiriyor mu? Malın daha fazla oluyor mu?” Diyecekler ki; “Hayır!” “Peki, ne getiriyor?” “Daha fazla çalışmak…”

Çalışmaya hiç kimse karşı değildir. İnsan ne kadar çalışırsa çalışsın, fakat kalbi dünyayı sevmesin. Kalbi dünyayı severse, bu hiç çalışmayan insan için de zarardır. Onun için Seyyid Abdülkadir Geylani: “Dünya, elde olup kalpte olmadığı zaman hiçbir zararı yoktur.” demiştir.

Şah-ı Nakşibend (ks) şöyle anlatmıştır: “Mekke’de iki ayrı insan gördüm. Birisinin himmeti çok düşüktü. Diğerinin ise kalbi Arş’a ve Allah’a bağlanmıştı. Himmeti düşük adam, Kâbe’nin örtüsüne yapışmış dua ediyordu. Bir ara adamın kalbine yöneldim. Gördüm ki adamın kalbi Kâbe’de değil, köyünde idi. Allah-u Tealâ’dan ilâhi sevgi ve rızayı değil, dünyalık şeyler istiyordu. Buna çok hayret ettim ve üzüldüm. Bir ara Mina çarşısına uğradım. Orada tezgâhı başında devamlı alış-veriş yapan bir genç gördüm. Gencin kalbine nazar ettim. Gördüm ki genç devamlı zikir halindeydi. Kalbi azamet sahibi Allah’tan gafil değildi. Onun bu yüksek himmet ve gayreti içimde büyük bir coşkuya sebep oldu.”

Meşguliyeti Dünya Olanın Hali

Bakınız! Dünya; alışveriş yapan bu genç gibi kimselere hiçbir zarar vermez. Onun için ne kadar çalışırsak çalışalım, dünyaya hiç muhabbet duymayalım. Çünkü dünya muhabbetinin zararları çok büyüktür.

Nitekim Ebu’d-Derda (ra)’dan rivayetle Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Elinizden geldikçe kendinizi dünya işlerine fazla kaptırmayınız. Biraz da ibadet için vakit ayırınız. Zira kimin gailesi sırf dünya olursa, Allah işlerini dağıtır. Fakirliği iki gözünün arasına getirir. Hep fakir olduğunu sanır. Kimin de gailesi daha çok ahiret olursa, Allah işlerini toparlar, huzurunu arttırır. Zenginliği kalbine yerleştirir. Gönül zenginliğinde huzur bulur.” (Taberani, Beyhaki)

Enes bin Malik (ra)’tan rivayetle Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kimin arzu ve gailesi ahiret olursa, Allah zenginlik duygusunu kalbine yerleştirir. İşlerini toparlar. Onu huzura kavuşturur, istemese de ümit etmediği yerlerden dünya servetine kavuşur. Kim de hep dünya için çalışırsa, Allah fakirliği gözlerinin önüne getirir. Fakirlik duygusundan kurtulamaz, işlerini dağıtır. Dünyadan da ancak hakkında takdir olunanı elde eder.” (Taberani)

Bütün Günahların Başı

Şurası iyi bilinmeli ki, insanın kalbinde dünya sevgisi ne derecede varsa, ahiretin sevgisi o derecede o kimsenin kalbinden çıkar. Kim neyi severse Allah-u Zülcelâl ona istediğini nasip eder. Dünyayı sevenlere dünyayı nasip eder. Çünkü Allah-u Zülcelal’in yanında dünyanın hiçbir değeri yoktur.

Nitekim Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Elbette Allah’tan korkanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır.” (En’am; 32)

Dünyaya karşı uyanık olmak lazımdır. Dünyaya az rağbet edip onun hakkında olmayacak beklentilere girmemek gereklidir. Dünya öyle istikrarsız bir yerdir ki, sağlam olan birden hastalanır, emniyet içinde olan birden korkuya müptela olur, sevinçli olan birden kederlenir. Zengin olan bir anda fakirleşir. Dünyaya önem verip onu sevmek akıllı kimselerin işi değildir.

Dünyayı seven bir kimse, öldüğü zaman sevdiğinden ayrıldığı için azap çeker. Bu azabın şiddeti de dünya sevgisinin şiddeti ölçüsündedir. Allah-u Zülcelal’i ve ahireti seven ise, ölürken sevdiğine kavuştuğu için sevinç duyar. Bu sevincin büyüklüğü de Allah ve ahiret sevgisinin büyüklüğü derecesindedir.

İnsanda Allah ve ahiret sevgisini oluşturan ve güçlendiren şey, Allah’ın ma’rifeti ve Allah’a ibadettir.

İnsanda dünya sevgisi uyandıran ve kuvvetlendiren şey ise nefsin şehvetlerine uymaktır. Nefsin şehvetleri bu yüzden kötülenmiştir.

Dünya Sevgisi, bütün günahların başıdır. Onu sevmek, insanı ilk olarak şüpheli şeylere, daha sonra mekruhlara son olarak da harama düşürür. Dediğimiz gibi insan, dünya ve dünyanın muhabbetini kalbine koymadığı müddetçe, dünya insana bir zarar veremez.

MUSTAFA ÖRS

 

www.gulistandergisi.com

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

2/12/2007 ·

ZENGİNLİK; NİMET Mİ, KÜLFET Mİ?

 83. Sayı
 Kasım 2007
Rabbimizin Eşsiz Nimeti Zenginlik ve Hayırlı Mal
 

Öncelikle bilinmesi gereken husus, zenginliğin Rabbimiz'in bir nimeti olduğudur. Allah-u Zülcelal zenginlik sahibidir. Bir şeyin varlık kazanması için “Ol” demesi yeterlidir.

Rabbimizin verdiği nimetlerin tüketilmesinde ve kullanılmasındaki adab ve ölçü bilinmediği taktirde, tüm nimetler Allah korusun bizler için külfete dönüşebilir.

Peygamber Efendimiz (sav) bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: "Salih adam (iyi ve olgun mü'min) için hayırlı mal ne güzeldir." (1)

Bu hadis-i şerif hakkında sahabeden Amr İbnü-l As (ra) şöyle anlatmaktadır: “Peygamber (sav) bana (haber) gönderip elbisemi ve silahımı kuşanmamı, sonra da kendisine gelmemi emretti. Ben de emredileni yaptım ve yanına vardım ki, abdest alıyordu. Gözünü bana çevirdi, sonra aşağı indirdi ve şöyle buyurdu:

"Ya Amr! Ben seni savaş için askere göndermek istiyorum. Böylece Allah sana ganimet ihsan eder. Ben de sana topluca, çokça hayırlı mal veririm."

Ben dedim ki: "Ben mala rağbet ederek müslüman olmadım. Ben ancak Resulullah (sav) ile beraber olayım diye İslam'a rağbet ederek müslüman oldum."

Hz. Peygamber (sav): "Ey Amr! Salih (iyi ve olgun mü'min) için hayırlı mal ne güzeldir." buyurdular. (2)

Burada hayırlı malın salih, yani olgun bir müslüman için öneminden ve güzelliğinden bahsedilmektedir. İnsan salih bir kul ise elbette o mal onu yanlış yöne yönlendiremez, tersine o salih kişi malını hayırda kullanır. Bu ise hem o kişi için hayırlı bir amel olur, hem de toplumdaki diğer insanlara faydalı hizmetlerin ortaya çıkmasını sağlar. Kısaca, dünya ve ahiret kazancı ve güzellikleri, salih bir kimsenin mal ile buluşması neticesinde ortaya çıkmış olur.

Malın Kullanımına Göre Hayır ve Şer Ölçüsü

Diğer yandan Kuran-ı Kerim'de: "İnsanoğlu hayır (yani mal) sevgisine aşırı düşkündür." (3) "Mal/servet ve oğullar, dünya hayatının zineti (süsü)dir..." (4) ifadeleriyle de malın kullanımına göre hayır ve şerre dönüşebileceğine dair işaretler vardır. Dinimiz zenginliğe değil, onun kötü kullanılmasına ve zenginliğe güvenerek haktan yüz çevirenlere karşı çıkmıştır.

Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Allah'tan korkan (takva sahibi) kimse için zenginlikte beis (zarar ve sakınca) yoktur. (5)

"Muhakkak ki hayır, şer getirmez. Ancak derelerin (baharda) bitirdikleri otlar arasında, ya çatlatarak öldüren yada ölüme yaklaştıran bitki de var. Yalnız yeşil ot yiyen hayvanlar müstesna. Zira bunlar yeyip böğürleri şişince güneşe karşı dururlar (geviş getirirler), akıtırlar ve rahatça def-i hacet yaparlar, sonra tekrar dönüp yayılırlar. Şüphesiz ki, bu mal hoştur, tatlıdır. Ondan fakire, yetime ve yolcuya veren bu malın müslüman sahibi en iyi (insan)dir. Bunu (malı) hak etmeden alan, yediği halde doymayan kimse gibidir. O mal, kıyamet günü aleyhinde şahitlik yapacaktır."(6)

Bu noktada, bir müslüman kazandığı servetin fayda ve zararlarını bilirse, o malın şerrinden korunarak mal ve zenginliğinin hayrını kazanabilir.

Öncelikle, sahip olunan değerlerden, kişinin kendisi için harcadığı tutarlardır ki günlük yaşamını idame ettirebilme temel ibadetlerini rahatlıkla yapmasını temin edecek bir ortamı ve yaşamı oluşturma, maddi ibadetlerini (hac, zekat gibi) yerine getirebilmesidir.

Ayrıca, kişinin diğer insanlara sarf ettiği sadaka, hayır ve hizmetler, ziyafet, hediye gibi cömertlik sıfatına taalluk eden hususlardır. Yeni iş alanları kurarak istihdamı sağlamak suretiyle başkalarının da rızık kazanmalarına vesile olabilmek, gibi pek çok faydalar sayılabilir.

Demek ki para kazanmak ve zenginliğin kendisi değil, kullanımı ve hangi amaca hizmet ettiği bizler için belirleyici olmalıdır. Nihayetinde mal ve mülk sahibi Allah-u Zülcelaldir.

Allah (cc) İçin Harcamak

“Ve Allah'ın, size verdiği maldan onlara da verin.” (7) “Bu (mal) ise, Allah'ın rızıklarından (bir rızık) tır. Size verdiğimiz rızıktan (Allah) için harcayın.” (8) Allah için harcanmayan rızık kişiyi hüsrana uğratabilir.

Nitekim başka bir ayet-i kerimede "Size verdiğimiz rızkın temizlerinden yeyin, ama bu hususta taşkınlık etmeyin; sonra gazabım üzerinize iner, kimin üstüne gazabım inerse, artık o (ateşe) düşmüştür." (9) buyurulmaktadır.

Karun kıssasında Allah-u Zülcelal kendisine çokça mal vermiş, ancak o mal onun şımarmasına sebep olmuştur. "Nihayet biz, onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik."(10)

Fakirlik ve Zenginlik Dengesi

Peygamber Efendimiz (sav)'in mütevâzı ve hatta yoksul bir hayâtı tercih etmesinin hikmetini de iyi değerlendirmek gerekmektedir. Peygamberliğinin ilk yıllarında, özellikle Hz. Hatice (r.anha) annemizin serveti ve ticareti sayesinde, oldukça zengin denilebilecek bir hayatı yaşamış olan Efendimiz, sonraki dönemde bu serveti şahsî hayâtında fakirliği tercih ettiği için, eline geçen her şeyi dâvası ve ümmeti için cömertçe harcamıştır.

Ayrıca, onun zâhidâne hayâtı, toplum içerisinde, toplumun her kesimi için model oluşturmuştur. Zîrâ zengin, varlık içerisinde nasıl zühd hayâtı yaşayabileceğini; fakir de yokluk ve imkânsızlıklara karşı nasıl sabır ve tahammül göstereceğini O'nun eşsiz hayatından öğrenilebilecektir.

Peygamberimizin (sav); "Unutturan fakirlikle birlikte, azdıran zenginlikten" (11) ümmetini sakındırması, yine "Asıl zenginliğin mal çokluğu ile değil de gönül zenginliği olduğunu" (12) belirten ifadeleri ve duâlarında "Zenginlik ve fakirlik fitnesinin şerrinden Allâh'a sığınması" (13) şükür ehli zenginlerden de övgüyle bahsedilmiş ve ilgili şahsiyetler ibretlerle dolu menkıbelere mevzû olmuşlardır ki bu ifadeler mutlak anlamda fakirlik veya zenginliğin hayır ya da şer olmadığını göstermektedir.

 

Kazanç ve Harcamadaki Ölçüler

Gerek kazanırken, gerekse harcamalarda bulunurken, mutlaka haram ve israftan kaçınmak gereklidir. Müslüman zengin ve salih insan olmalıdır. Böyle olunca malı da salih olur.

Müslüman zengin, alçakgönüllü ve mütevazı olmalı, asla şımararak başkalarına tepeden bakmamalıdır. Müslüman zengin, hesap endişesi içinde olmalı, hesabını veremeyeceği şeylere iltifat ve tenezzül etmemelidir. Cimri olmamalıdır, verdiğini ve yaptığı iyiliği başa kakmamalıdır. Cömert olmalı, müsrif olmamalıdır.

Zenginliğin Önemi

Bir müslüman için zengin olmak önceki satırlarımızda da belirtildiği üzere, dinin gereklerini yerine getirmek, özellikle maddi ibadetleri yerine getirmek, başkalarına yardımcı olmak, kısacası din adına sağlayacağı faydalardan ötürü son derece önemlidir. Ancak kazanç ve harcamadaki belirttiğimiz ölçüler içinde bir yaşam bir müslüman için zaruri ölçüler olmalıdır. Önemli bir diğer husus da bu zenginliği kavuşmak için asıl amaç olan kulluk şuurunun ihmal edilmemesidir.

Aksi taktirde Karun kıssasında belirtilen kötü sonuçlarla karşılaşılması kaçınılmaz olacaktır. İşte, zengin olma noktasında en büyük tehlike, kazanma adına ahiretten vazgeçme tehlikesidir.

Bir müslüman, bu dünya hayatını şeri ölçüler dahilinde değerlendirmeyi bildiği gibi yarın ölecekmiş gibi de ahireti için çalışmalıdır. Yani, bu iki amacı en güzel şekliyle bir potada eritmeyi bilmelidir.

Şu da bir gerçektir ki mutluluk için zenginlik olmazsa olmaz bir gereklilik olarak da algılanmamalıdır. Fakirlik halinde de bu imtihanın değerini bilerek, Allah'a karşı asla asi olunmamalıdır.

Bir mümin olarak sahip olduğumuz değerlerin ve zenginliğin kıymetini bilmeli, gücümüz nispetinde bu değerlerin en iyi şekilde hakkını vermeli ve bunun için de Cenab-ı Hakka dua etmeliyiz.

Dipnotlar: 1) Ahmed, Müsned, 4/402; Hakim. Müstedrek, 2/2,236: İbni Şeybe. Musannef. 7/18;Tebrizi,Mişkatül,Mesabih,2, (3756). 2) Buhari, Edebül-Müfred, 112 (299):Ahmed,
a.g.e.,4/402;Ceylanî,FadluIlahis-Samed, 1/398-399. 3) Adiyat, 8. 4) Kehf, 46. 5) İbniMace,Tıcarat,l(2141) Ahmed,5/372-81;Buhari,113(301). 6) Buhari,Zekat,47.Cuma, 37,Rikak,7;Müslim. 7) Nur, 33. 8) Münafıkun, 10. 9) Taha,81. 10) Kassas, 81. 11)Tirmizî, Zühd, 3. 12) Buhârî, Rikâk, 15. 13) İbn-i Hanbel, VI.


 


KARUN KISSASI VE ALINACAK DERSLER

Karun Kıssası, Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılır:

Yoldan sapanlardan biri olan Karun da Mûsa’nın ümmetinden olup, onlara karşı böbürlenerek zulmetmişti.

Ona hazineler dolusu öyle bir servet vermiştik ki, o hazinelerin anahtarlarını bile güçlü kuvvetli bir bölük zor taşırdı. Halkı ona: “Servetine güvenip şımarma, böbürlenme! Zira Allah böbürlenenleri sevmez” demişti. “Allah’ın sana ihsan ettiği bu servetle ebedî âhiret yurdunu mâmur etmeye gayret göster, ama dünyadan da nasibini unutma! (ihtiyacına yetecek kadarını sakla). Allah sana ihsan ettiği gibi sen de insanlara iyilik et, sakın ülkede nizamı bozma peşinde olma! Çünkü Allah bozguncuları sevmez.”

Karun, “Ben bu servete ilmim ve becerim sayesinde kavuştum.” dedi. Peki şunu da bilmiyor muydu ki Allah, daha önce kendisinden daha güçlü ve serveti daha fazla olan kimseleri helâk etmişti? Ama suç işlemeyi meslek edinen sicillilere artık suçları hakkında soru sorulmaz.

Karun bir gün, yine bütün ihtişam ve şatafatıyla halkının karşısına çıktı. Dünya hayatına çok düşkün olanlar: “Keşke bizim de Karun’unki gibi servetimiz olsaydı. Adamın amma da şansı varmış, keyfine diyecek yok!” dediler.

Âhiret’e dair ilimden nasibi olanlar ise: “Yazıklar olsun size! Bu dünyalıkların böylesine peşine düşmeye değer mi? Oysa iman edip güzel ve makbul işler yapanlara Allah’ın Cennet’te hazırladığı mükâfat elbette daha hayırlıdır. Buna da ancak sabredenler nail olur.” Derken, Biz onu da, sarayını da yerin dibine geçiriverdik. Ne yardımcıları Allah’a karşı kendisine yardım edip, onu kurtarabildi, ne de kendi kendisini savunabildi.

Daha dün onun yerinde olmaya can atanlar bu sabah şöyle dediler: “Vah bize! Meğer Allah dilediği kimsenin rızkını bol bol verir, dilediğinin rızkını kısarmış! Şayet Allah lütfedip de bizi korumasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Vah vah! Demek ki gerçekten kâfirler iflah olmazmış!”

Ama âhiret diyarına gelince: Biz orayı dünyada büyüklük taslamayanlara, fesatçılık ve bozgunculuk peşinde olmayanlara veririz. Hayırlı âkıbet, günahlardan sakınanlarındır. Kim iyilik yaparsa, âhirette ondan çok daha iyi bir karşılık görür. Kim kötülük işlerse, bilesiniz ki kötülük işleyenler ancak yaptıkları kötülük kadar ceza görürler. (Kasas 28/76-84)

Kârun’a nasihat olarak söylenilen, ancak gerçekte her dönemdeki insanın mutlaka bir hayat düsturu olarak kendisine alması gereken prensiplerdir. Zira herkesin, terbiye edilmesi gereken bir Kârun tarafı vardır ve insan, özellikle de zenginlik seviyesindeki servet sahipleri, ancak bu prensiplere sıkı bir şekilde tutunmakla kendilerini koruyabilir ve gerçek saadete ulaşabilir. Yukarıda mealini verdiğimiz âyetlerde de görüldüğü üzere bu prensipler şunlardır:

1- İnsan, sahip olduğu şeylerle övünmemeli, onları kendinden bilmemeli ve onlardan dolayı Allah’a karşı şükür içinde olmalıdır.
2- Eldekilerle âhiret yurdu gözetilmelidir.
3- Ancak bu arada dünyada insan için takdir buyurulan nasip de unutulmamalıdır.
4- Her şeyin sahibi olan Allah’ın insana ihsanda bulunduğu, insan da başkalarına ihsanda bulunmalıdır.
5- Yeryüzünde bozgunculuk yapılmamalıdır.

Bu prensipler, her dönemdeki fertlerin ve toplumların, vazgeçmesi asla mümkün olmayan temel taşlarıdır. Tarihte bir fert olarak Kârun, nasıl bu prensiplere kulak vermeyip, kendi acı sonunu getirdiyse, aynı acı sonun her dönemde aynı davranışlar sergileyenleri de beklediği açık bir gerçektir. (Yrd.Doç.Dr. Muhittin Akgül; “Dünya Nimetleri Karşısında Kur'ani Ölçüler; Karun Kıssası Örneği” Yeni Ümit Dergisi, sayı:65, 2004.)
 
 
YALKIN TUNCAY

Yorum (5) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »