<www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws www.Bigoo.ws

Scroll images by bigoo.ws





Dİ......AY......KA
Anasayfa | Arsiv | Profilim | Rss | E-Mail
MENÜLER
Son Yazılarım

Kategorilerim

Son Yorumlar


Arama

Arkadaşlarım

Hazirlayan : AFFEYLE_ALLAHIM

13/5/2008 - Hasan KOCABAŞ Kanal a TV'de

 

'Şifalı Taşlarla Sağlıklı Yaşam' kitabının yazarı Sayın Hasan Kocabaş 14 Mayıs Çarşamba günü saat 10.40'da Kanal a TV'de yayınlanan``Üsküdar'da Sabah``adlı programa konuk olarak katılacaktır.

 

TAŞLAR hakkında merak ettiğiniz herşeyi yayından sonra da sorabilirsiniz.

SORULARINIZ İÇİN:

 

hasan.kocabas@mynet.com

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

26/4/2008 - “ALLAH’IN SEVDİĞİNE BENZEMEYE ÇALIŞMALIYIZ”

 

 

 

 

 

 
 
 88. Sayı
 Nisan 2008
 
Gülistan: Hz. Peygamber (sav)e muhabbet beslemenin İslam’da yeri nedir? Muhabbet nasıl elde edilir? Kuru bir sevgi midir? Yoksa hayata nakşedilmesi gereken bir dava mıdır onu sevmek?

Seyda Muhammed Konyevî: Bismillâhirrrahmânirrahîm. Elhamdu lillâhi rabbil âlemîn. Essalâtu veselâmu alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âlihî vesahbihî vesellem.

Hiç şüphesiz ki; Allah (celle celaluhu) sevgisinden sonra, sevgiye en lâyık olan Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem)dir. Zîrâ Yüce Allah, bir ayet-i kerimede Hz. Peygamber (sav)e hitâben şöyle buyurmaktadır: "De ki: ‘Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana tabi olunuz ki Allah da sizi sevsin." (Al-i İmran; 31)

Bu nedenle Allah’ın sevgisine erebilmenin tek yolu, peygamberi sevmek ve O’nun getirdiklerini gönülden benimseyip kabul etmektir.

Hz. Peygamber’i sevmek, her mümin için en gerekli taatlerden biridir. Enes b. Mâlik (radıyallahu anhu)dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmaktadır: “Sizden birinize ben, annesinden, babasından, çocuklarından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadığım müddetçe tam iman etmiş olamaz.” (Buhârî, Müslim) Bu sevgi bir insanda gerçekleşmezse, o insan gerçek mümin olamaz.

Nitekim “Abdullah b. Hişâm, Hz. Ömer (ra)ın bir gün Hz. Peygamber (asv)e şöyle dediğini rivayet etmiştir: ‘Ey Allah’ın Resulü sen bana, nefsim hariç her şeyden daha fazla sevimlisin’ demiştir. Hz. Peygamber (sav) ise O’na: “Hayır ey Ömer, nefsim elinde olan Allah’a yemin olsun ki; sen beni nefsinden de daha fazla sevmedikçe gerçek iman etmiş olamazsın’ buyurmuştur. Hz. Ömer (ra) da O’na; ‘Vallâhi şimdi sen bana nefsimden de daha fazla sevimlisin’ dediğinde, Hz. Peygamber (sav); ‘Şimdi imanın kemâle ermiştir ey Ömer’ demiştir.” (Buhârî)

Tabii, her Müslüman Hz. Peygamber (sav)i sevdiğini söyler ama gerçekten seven bir müminde bulunması gereken bazı vasıflar vardır. Hz. Peygamber (sav)in sünnet-i seniyyesine uymak ve O’nun hayat tarzına hayatımızı uydurmamız, sahip olmamız gereken en önemli vasıflardır. Nitekim Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “And olsun ki Allah’ın Resulünde sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzab; 21)

İmam Buhari'nin zikrettiği şekilde, Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh), kaza-i haceti anında bile Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)in hayali gözünün önünden gitmediği için, bu halden rahatsız olmuş, bu durumu büyük bir haya içerisinde Efendimize bildirdiği zaman, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem): "O ben değilim, bu benim hayalimdir" buyurmuş, bu halin sevgiden dolayı olduğunu beyan etmiştir.

Hiç şüphesiz, Allah Resulüne uyabilmek için onu sevmek lazımdır. Onun için Süfyan-ı Sevri şöyle demiştir: “Allah-u Zülcelal’in sevdiğini sevmek Allah-u Zülcelal’i sevmektir. Allah-u Zülcelal’in şerefli kıldığına hürmet etmek de Allah-u Zülcelal’e hürmet etmektir.”

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve selem)i sevmek herkese farzdır. Zaten, Allah-u Zülcelal’i sevmek de buna bağlıdır. Allah-u Teala’nın sevgili Peygamberini sevmedikçe, ona uymadıkça, Allah-u Tealayı sevmek saadeti ele geçmez.

Saadete kavuşmak isteyen kimse, bütün adetlerini, ibadetlerini ve alış verişlerini, kısaca tüm yaşamını onun gibi yapmaya çalışır. Bu dünyada, bir kimsenin sevdiğine benzemeye çalışanlar, benzemeye çalıştığı kimseyi sevene sevimli ve güzel görünürler. Bunun gibi, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve selem)i sevenleri de Allah-u Zülcelal sever. Bundan dolayı, görünen ve görünmeyen bütün iyilikler, bütün üstünlükler, ancak Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve selem)i sevmekle ele geçer.

Gülistan: Hz. Peygambere mutabaat etmek (uymak) nedir? Nasıl olmalıdır? Kulluk sahasından başka, diğer alanlarda mutabaat nasıl olur?

Seyda Muhammed Konyevî: Allah-u Teala, sevgili Peygamberini, insanların en güzeli, en iyisi, en sevimlisi olarak yaratmıştır. Her iyiliği, her güzelliği, her üstünlüğü onda toplamıştır. Ashab-ı Kiram’ın hepsi, ona âşık idiler. Hepsinin kalbi, onun sevgisi ile yanıyordu. Onun ay yüzünü, nur saçan cemalini görmeleri, lezzetlerin en tatlısı idi. Onun sevgisi uğruna canlarını, mallarını feda ettiler. Allah’ı seviyorum diyenlerin, Ashab-ı Kiram gibi olmaları lazımdır.

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve selem)e tam ve kusursuz tabi olabilmek için onu tam ve kusursuz sevmek lazımdır. Tam ve olgun sevginin alameti de, ona tam olarak mutabaat etmektir.

Kur'an-ı Kerim ve hadis kitaplarında, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve selem)e mutabaat etmenin, dinin vazgeçilmez bir esası olduğunu kesin olarak ifade eden ayet ve hadisler pek çoktur. Bu sebeple daha fazla örneğe vermeye ihtiyaç duymuyorum.

Gülistan: Efendim, okurlarımız diyorlar ki; Hz. Peygamber (sav) ile aramızdaki uzaklık nereden kaynaklanmaktadır? Onu sevdiğimizi söylüyoruz ama onun muhabbetini tam olarak kalbimizde bulamıyoruz. Sahabeler gibi onu sevemiyoruz. Biz günahkârız. O ise çok ulvi ve yüce, ona layık olamıyoruz. Ne yapmalıyız?

Seyda Muhammed Konyevî: Az önce de dediğimiz gibi, onu sevip muhabbetini kalbimizde bulmak için ona elimizden geldiği kadar mutabaat yapmamız lazımdır. Kim onun gibi yaşarsa, onu seviyor demektir. Onun sıfatlarıyla sıfatlanmak, onun ahlakıyla ahlaklanmamız lazımdır ki ona yakın olalım.
 

Mesela Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: "Kıyamet gününde bana en sevgili ve -meclis bakımından- en yakın olanınız, ahlâkça en güzel olanınızdır.” (Buhari, Tirmizi)

İnsanlar için güzel ahlak hususunda en büyük rehber, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem)in ahlakıdır. O, çok azim, çok yüksek bir ahlak sahibi idi.

Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) kızdığı zaman, Allah için kızar, kendi nefsi için asla kızmazdı. Fakirlerle oturur, yoksullarla beraber yemek yerdi. Akrabaları ile ilgisini hiç kesmezdi. Yoksulları horlamaz, zenginlere zenginliklerinden dolayı saygı göstermez, herkese eşit olarak davranırdı. Bulunduğu her yerde daima Allah-u Zülcelal'den bahsederdi. Yanına gelen herkese ikramda bulunurdu.

Her kim, denizden bir damlada olsa ahlakında ona mutabaat yaparsa, kendisini düzlüğe çıkarmış ve Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)e yakın olmuş olur.

Allah-u Zülcelal’in katında mertebesi en yüksek olanlar, O’nun Resulüne en yakın olanlar, O’nun Resulünün ahlakını yaşayanlardır.

Hz. Peygamber (sav) Muaz (radıyallahu anh)a şöyle buyurmuştur: “Ey Muaz! Sana söyleyeceklerime uyarsan, güzel ahlak sahibi olursun. Ey Muaz! Allah'tan kork, sözünde doğru ol, verdiğin sözü yerine getir, emaneti koru, ihaneti terk et, komşularınla iyi geçin, yetime acı, yumuşak sözlü ol, herkese selam ver, salih amellere sarıl, uzun emel peşinde koşma, yemin ettiğin zaman yeminine riayet et, Kur'an’ı iyi anla, ahireti sev, hesap gününden kork, alçak gönüllü ol.” (Beyhaki)

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)in, Muaz (ra)a yaptığı bu nasihat, hepimiz için bir rehberdir. Eğer insan bu söylenilenleri yerine getirirse, hem güzel ahlak sahibi olur, hem de Hz. Peygamber (sav)’e yakın insanlardan olur.

Kısaca söylersek, insan ne kadar Hz. Peygamber (asv)e mutabaat yaparsa, o derece ona yakın olur. Onun için siyer kitaplarında belirtilen Hz. Peygamber (asv)in ibadeti, ahlakı, oturması, kalkması, yemesi, içmesi gibi bütün hallerde Hz. Peygamber (asv)a elimizden geldiği kadar mutabaat etmemiz lazımdır. Kim Hz. Peygamber (asv)e mutabaat ederse, onun sevgisini kalbinde görür.

Gülistan: Efendim günahlardan muzdarip olan günümüz insanına ne tavsiye edersiniz? Günahlardan kurtulmanın bir çaresi, bir ilacı var mıdır?

Seyda Muhammed Konyevî: İnsanın pişmanlık duyarak samimi bir şekilde yaptığı bir tövbe kendisi için kurtuluştur. Tövbe,
Allah-u Zülcelal’in kullarına açmış olduğu çok büyük bir merhamet kapısıdır.

Tövbenin, dinimizde çok önemli bir yeri vardır. İnsanın acele olarak tövbe kapısına, yönelmesi lazımdır. Şunu hiç unutmamamız lazımdır ki; tövbe etmediğimiz takdirde, günahların kirinden temizlenmemiz ve kendimizi düzlüğe çıkarmamız mümkün değildir. Onun için mü’min olan kişi, kendisini ancak tövbenin kurtaracağını bilmeli, tövbe ettiği zaman sevinç ve ferahlık duymalıdır.

Allah-u Zülcelal’e dönüş yapmak için tevbe etmek, Allah’a giden yolun başlangıcı, Allah-u Zülcelal’e ulaşmak isteyenlerin sermayesidir. Bu yola ilk başvuran babamız Adem (aleyhisselam)dır. Hz. Adem (as) bir hata işledi ve arkasından tövbe etti. İnsanoğlunun önünde iki tane yol vardır. Ya günah işledikten sonra tövbe edip Adem (as)a benzeyecek ya da günahta ısrar ederek şeytana benzeyecektir. Evet, günahın azabından kurtulmanın yolu tövbedir.

Gülistan: Efendim bazı insanlara ‘gel tövbe et, günahlarından kurtul’ denildiğinde tövbe etmek için daha erken olduğunu ya da kendisini hazır hissetmediğini veya ilerde tövbe etmeyi düşündüklerini söylüyorlar. Bunlar doğru bir davranış içinde midirler?

Seyda Muhammed Konyevî: Tabi günümüzde günahlar, deniz gibi olmuştur. Dağ gibi çoğalan günahlar, zamanla insanın kalbini katılaştırdığı için o kimseler pişmanlık duygusundan uzaklaşıyorlar.

Pişman olmayı bilmeyen bir kimseden tövbe etmesini beklemek de, dişi olmayan bir çocuğun et yiyememesine şaşırmak gibidir. Çünkü tövbe yumuşak ve pişman olan bir kalbin amelidir.
Günahlardan dolayı taş gibi sertleşmiş bir kalpten pişmanlık ve tövbe etmesini beklemek zordur.

İnsan günahlara devam edip, ibadetlerden uzak kaldıkça ve bu halinden bir rahatsızlık da duymadığı müddetçe tövbeden uzak kalır. Nefsin arzu ve isteklerinin peşinde koşan kimse, tövbeyi unutur. Tövbeyi terk eden kimse de şeytanın arkasında yürüyerek ta kabrin kapısına kadar gelir.
 

Ne zamanki gerçeği gördüğü zaman, bu halinin yanlış olduğunu anlar ve pişman olur ama o zaman da geç kalmış olur. O an geldiği zaman, insan büyük bir hatanın içinde olduğunu anlar ama Allah-u Zülcelal buyurur ki: “Özür dilemeyin artık!” (Tevbe; 66)

Onun için akıllı olan kimse, o an gelip çatmadan önce, günahlarından tövbe edip, Allah-u Zülcelal'e dönmelidir. Bu insan için en selametli yoldur.

Dediğimiz gibi; Allah-u Zülcelal merhamet sahibidir. O'na dönmek lazımdır. Bizim günahlarımız O'nun yanında bir şey değildir. İnsan Allah-u Zülcelal'e döndüğü zaman, annesinden yeni doğmuş gibi tertemiz olur. Ne kadar günahı varsa hepsi sevaba çevrilir. İnsan için bu fırsattan, bu nimetten daha büyük ne vardır?

Yalnız, tövbe ederken, insan büyük bir pişmanlıkla: "Ya Rabbi! Senin razı olmadığın, geçmişte yapmış olduğum bütün günahlarımdan pişman oldum. Ve bundan sonra da senin razı olmadığın amelleri de yapmayacağıma söz veriyorum." Diye tövbe etmelidir.

Gülistan: Efendim, kıymetli vaktinizi bize ayırıp sohbet etme lütfunda bulunduğunuz için okurlarımız adına size teşekkür ediyoruz, Allah razı olsun.

Seyda Muhammed Konyevî: Allah-u Zülcelâl bizi de sizleri de kendi lütfu ve keremiyle affu mağfiret eylesin, salih ameller işlemeyi nasip eylesin. Bütün mümin kardeşlerimizi sırat-ı mustakiminden ayırmasın.

Vesallallahumme alâ seyyidinâ muhammedin nebiyyil ummiyyi ve alâ âlihî vesahbihî ecmaîn. (Âmin)

SÜLEYMAN KARAKAŞ

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

1/4/2008 - Hasan KOCABAŞ kimdir?

 

 

Kafkasya asıllı bir ailenin çocuğu olarak 01.06.1952 tarihinde Tokat'a bağlı Niksar ilçesinde dünyaya gözlerini açtı.Lise tahsilini Tokat'ta tamamladıktan sonra,Erzurum'da EdebiyatFakültesini,İstanbul'da Hukuk Fakültesini bitirdi.Sürekli değişen meslekler,uğraşlar ve hobiler....Sivas'a bağlı Su şehri İmam-Hatip Lisesi'nde ve İstanbul'a bağlı Kartal Ticaret Lisesi'nde Edebiyat öğretmenliği....1987-1994 arasında serbest avukatlık...1994'ten itibarenİstanbul İl Genel Meclisi Üyeliği,Pendik Belediyesi BaşkanYardımcılığı,2000 yılında İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Emlak İstimlak Daire Başkanlığı görevinde bulundu.Şu anda Şile Belediyesi Hukuk Danışmanlığı görevini yürütüyor.

En önemli hobilerini,meraklı kişiliği ve öğrenme arzusu besledi.Bazen bir kelebekte tüm evreni buldu,bazen de kainatta insan dokusunu.Doğayı gezip incelerken insanla karşılaştı,insanlarla sohbet ederken doğayla yüz yüze geldi.

 

Ve insanın doğasını öğrenmek en büyük hobisi oldu.Kitapta kainatı,kainatta insanı incelerken renklerle buluştu,taşlarla dost oldu.Yıldızlar arası gezintilere katıldı,efsanevi ve destansı kahramanlarla tanıştı,tüm insanların ömrünü bir kere de kendisi yaşamaya kalkıştı.

 

Yıllar süren bu meraklı incelemeden ilk olarak "İNSANIN BURÇLAR KUŞAĞINDAKİ YÜRÜYÜŞÜ" ,daha sonra "ŞİFALI TAŞLARLA SAĞLIKLI YAŞAM" ve "BEKLENEN DARBE DEPREM" adlı kitapları yazdı."ÇOĞALTIYORUM HASRETİMİ SABAHLARA"adlı bir şiir kitabı bulunmaktadır

 

Sonsuzluğa açılan kapıya doğru devinen bir yolcu.

 

 

 

 

Kendisine :   hasan.kocabas@mynet.com adresinden ulaşabilirsiniz.

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

10/2/2008 - ONLAR İMKANSIZI BAŞARDI

 84. Sayı
 Aralık 2007
 
Hubeyb bin Adiy’in (ra) Şehadeti

Bedir Harbi'nden sonra Hubeyb bin Adiy'i esir aldılar. O savaşta; Ebu Cehil başta olmak üzere, yetmiş büyük kâfir öldürülmüştü. İntikam almak için hırslandılar. Hubeyb bin Adiy, onların eline geçince, müşriklerin kadınları, çocukları ve gençleri ne yapacaklarını şaşırdılar. On dört yaşında, henüz müslüman olmamış Said bin Amr isminde bir genç de, müşriklerin, bu sahabeyi nasıl idam edeceklerini temaşa ediyordu.

Onlar, Hubeyb'i, bağırarak idam etmek için götürdüler. Bundan sonrasını Said bin Amr şöyle anlatmıştır: "Ben de onların içindeydim. Hubeyb'i, öldürecekleri yere götürdüler, bu karmaşada Hubeyb'in sesini duydum: "Bana iki rekat namaz kılmam için müsaade etmiyor musunuz?" diye onlardan müsaade istedi. Müsaade ettiler; huşu ve tazarru içinde, rükûlu ve secdeli iki rekat namaz kıldı ve müşriklerin reisine dönerek şöyle dedi: "Ölümden korkarak namazı uzattığımı sanmayın, hiç ölümden korkmuyorum."

Herkes ona vurmaya başladı. Onun mübarek etini parça parça yapıyorlardı. Bıçakla parçalıyor ve hemence öldürmüyorlar ve o parçaları alırken de kan fışkırıyordu. O yaralar içindeyken, ona şöyle sordular: "Bizim seni bırakacağımızdan emin olsan, çocuklarının yanına gitmeyi mi tercih ederdin; yoksa Muhammed'in senin yerinde olmasını mı tercih ederdin, hangisi hoşuna giderdi?"

Hubeyb (ra) dedi ki: "Benim yüz bin canım olsa ve siz bu şekilde devam etseniz, bu benim daha çok hoşuma giderdi. Hz. Muhammed (sav)i bir dikenin bile rahatsız etmesini istemem.”

Ashabın, Hz. Peygamber'e Karşı Örnek Sevgisi

Bir kişi, Hz. Peygamber (sav)e geldi ve: "Ey Allah'ın Resulü! Benim için sen nefsimden daha sevimlisin. Çocuğumdan daha fazla seni severim. Evimde olduğumda seni hatırlıyorum. Seni gelip görmeyince rahat edemiyorum. Senin ölümünle kendi ölümümü hatırladığımda, biliyorum ki, sen cennete dahil olduğunda peygamberlerle beraber olacaksın. Benim ise cennete girmem şüpheli. Eğer cennete girsem bile, seninle beraber olamamaktan korkuyorum." dedi. Hz. Peygamber (sav) ona bir cevap vermedi. Tam o sırada şu ayetler nazil oldu: "Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle, salihlerle birliktedir. Bunlar ne güzel arkadaştır!" (Nisa; 69)

 


Bir Kardeşin İhtiyacını Gidermek

İbn Abbas (ra), Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)in mescidinde itikafa çekilmişti. Bir gün birisi gelerek ona selam verdi ve yanına oturdu. İbn Abbas adama:

- Ey falan seni üzgün görüyorum. Sebebi nedir? Diye sordu. Bunun üzerine adam:
- Evet üzgünüm, ey Resulullah'ın amcasının oğlu! Falan adamın benim üzerimde hakkı vardır. Beni para karşılığında hürriyetime kavuşturdu. Ancak şu kabirde yatan Hz. Peygamberin hakkı için bunu ödemeye gücüm yoktur. Dedi. İbn Abbas:
- Peki senin için onunla konuşmamı ister misin? diye sordu. Adam:
- İstersen bir konuş! dedi. İbn Abbas da nalınlarını giyerek mescitten çıktı. O kişi:
- Ey İbn Abbas! Yoksa itikafta olduğunu unuttun mu? dedi. İbn Abbas şöyle cevap verdi:
- Hayır unutmadım. Ancak ben aramızdan bir zaman önce ayrılan Hz. Peygamber (sav)in şöyle buyurduğunu işitmiştim:
- Kim bir müslüman kardeşinin ihtiyacını gidermek için çalışır ve onu giderirse, bu onun için on senelik itikaftan daha hayırlıdır. Allah-u Teala kendi rızası için bir gün itikafa çekilen kişiyle, cehennem ateşi arasına üç hendek koyar ki her birisinin büyüklüğü doğu ile batı arasındaki mesafe kadardır.

İbn Abbas (ra) bunları söylerken bir taraftan da ağlıyordu. (Taberani, Beyhaki, Hakim)


En Sağlam Kulp Nedir?

Bir gün Hz. Peygamber (sav) sahabelerle beraber oturuyordu. Hz. Peygamber sahabelere: "İslamın en sağlam kulpu nedir?" diye sordu. Sahabeler: "Namaz!" dediler. Hz. Peygamber (sav): "Namaz güzeldir. Fakat, o en kuvvetli kulp değildir." dedi.

Sahabeler: "Ramazan orucu!" dediler. Hz. Peygamber (sav): “O güzeldir. Fakat kulp değildir." buyurdu. Sahabeler: "O halde cihattır." dediler. Hz. Peygamber (sav): "O da güzeldir. Fakat en sağlam kulp değildir." dedi. Sonra kendisi cevap olarak şöyle buyurdu:

"İslam’ın sağlam kulpu, Allah rızası için bir insanı sevmek ve yine Allah rızası için buğz etmektir." (Ahmed bin Hanbel)

 


Sahabe'nin Hz. Peygamber'in Yanında Ağlaması

Hz. Peygamber (sav), Bakara suresinin 24. ayeti olan: "…O halde yakıtı insanlar ve taşlar olan, inkârcılar için hazırlanmış ateşten sakının." ayetini okuduklarında, şunları söylediler: "Cehennem ateşi bin sene yanmak suretiyle kızarır ve sonra bin sene daha yanarak beyazlaşır. Nihayet bin sene daha yanarak simsiyah kesilir. Artık bundan sonra bu simsiyah ve karanlık ateşi hiçbir şey söndüremez."

Bu sözler üzerine orada bulunanlardan siyah benizli bir adam feryat ederek ağlamaya başladı. Bunun üzerine Cebrail (aleyhisselam) inerek: "Şu huzurunda ağlayan kişi kimdir?" dedi. Hz. Peygamber (sav) de: "O Habeşli birisidir." diyerek onu övdüler.

O zaman Cebrail (as) şöyle dedi: "Allah-u Teala şöyle buyuruyor: "İzzet ve Celalim hakkı için, Arş üzerinde yüceliğim hakkı için, kullarımdan herhangi biri bu dünyada benim korkumdan ne kadar çok ağlarsa, cennette de o kadar çok gülecektir." (Beyhaki)

Allah Yolunda Cihat

Ebu Hureyre'den rivayetle Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Size, Allah'ın hataları sildiği ve dereceleri yükselttiği amelleri bildireyim mi?" Ashab: "Bildir Ya Resulallah!" dediler.

Resulullah (sav) şöyle buyurdu: "Zor durumlarda abdesti eksiksiz almak, camilere giderken çok adım atmak, bir namazı kıldıktan sonra diğer namazı hazır beklemek. İşte, Allah yolunda cihat budur. İşte Allah yolunda cihat budur. İşte Allah yolunda cihat budur." (İmam Malik, Müslim, Tirmizi, Nesai, İbn Mace)


Kaynak: Seyda Muhammed Konyevi (ks), Sahabeler Saadeti Nasıl Buldular, Reyhani Yayınları, Konya, 2006.
M. EMİN NEBİOĞLU

www.gulistandergisi.com

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

10/2/2008 - SEYDA KONYEVÎ: “MÜ’MİN ŞUURLU OLMALIDIR”

 86. Sayı
 Şubat 2008
 
Müslümanların Zillete Düşmesinin Sebebi
Gülistan: Muhterem hocam, İslam’ın izzetine rağmen, bugünkü müslümanların zilletinin sebepleri nelerdir? Bu zilleti tekrar izzete çevirmenin çareleri nelerdir?

Seyda Muhammed Konyevî:
Maalesef şu bir gerçektir ki İslam ümmeti, İslam’ın şerefine rağmen, yakalandıkları bir takım manevi hastalıklardan dolayı, izzetin en yüksek mertebelerinden zilletin kucağına düşmüştür. Bu zillete sebep olan hastalıkların kaynağı da nefis, manevi zaaf, takvadan uzaklaşmak, günahları terk etmemek, emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker yapmamak, ruhi boşluk ve dünya sevgisinin kalpleri istila etmesidir.

Rivayet edildiğine göre, Hz. Ömer (ra), Amr bin As kumandasında Mısır'a bir ordu gönderdi. Ordu senelerce orada kalmasına rağmen Mısır'ı fethedemedi. Hz. Ömer, dört kişi ile birlikte Amr bin As’a bir mektup gönderdi. Mektupta gönderdiği kişilerin isimlerini tek tek söyleyerek şöyle yazdı: "Bunları sana yardımcı olarak gönderiyorum. Her biri bin kişiye bedeldir. Ayrıca kendinizi günahlardan muhafaza edin. Siz de aynı düşmanlarınız gibi günah işlerseniz, ölünceye kadar Mısır'ı fethedemezsiniz. Takva, ibadet, Allah'ın zikri ile ve Allah'tan yardım isteyerek kendinizi düşmandan ayırın. Ancak Mısır'ı bu şekilde fethedebilirsiniz. Yoksa siz de onlar gibi günah işlerseniz siz de onlar gibi olmuş olursunuz."

Hz. Ömer bu mektubunda, müslümanların zilletten kurtulup izzetin doruklarına nasıl çıkacaklarını çok güzel bir şekilde beyan etmiştir. Buna göre, zilletten kurtulup izzetin en yüksek mertebelerine ulaşmak için günahlardan uzak durmalı, takva ve ibadete sımsıkı sarılmalıyız.

Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "And olsun ki Allah, birçok yerde (savaş alanlarında) ve Huneyn savaşında size yardım etmişti. Hani çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat sizi hezimete uğramaktan kurtaramamıştı. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. Sonra da bozguna uğrayarak gerisin geri dönüp kaçmaya başlamıştınız." (Tevbe; 25)

Huneyn, Mekke ile Taif arasında bir vadinin ismidir. Ashab-ı Kiram'la Hevazin kabilesi arasında bu vadide harp olmuştur. Müslümanların sayısı o günlerde on iki bindi. Böyle olunca, sahabeler çokluklarına güvenip: "Bizim sayımız onlardan çoktur. Biz onlara karşı galip geleceğiz." diyerek, Allah-u Zülcelal'in kendilerine yardımını hiç düşünmediler.

Tabi Allah-u Zülcelal'de hemen onlara bir ders verdi. Çokluklarına güvenen Ashab-ı Kiram bozguna uğrayıp kaçmaya başladıklarında, Allah-u Zülcelâl onlara merhamet etti ve şöyle buyurdu: "Sonra Allah, Resulünün üzerine ve müminlerin üzerine sekinetini (kalplere huzur veren rahmetini) indirdi ve gözle görmediğiniz ordular indirdi de kendisini tanımayan kâfirleri azaba uğrattı." (Tevbe; 26)

Bunun üzerine, Hz. Peygamber bineğini düşmanının üzerine sürdü. Yanında amcası Hz. Abbas ve Ebu Süfyan bulunuyordu. Hz. Abbas'a, Ashab-ı Kiram’a bağırmasını söyledi, o da: "Ey Akabe'de biat eden Ensar, ey Rıdvan ağacının altında dönmemek üzere söz veren Ashab, ey Bakara suresi topluluğu!" diye seslendi.

Ashab-ı kiram, Hz. Abbas'ın sesine karşılık: "Emret! Emret!" diye cevap verdiler, toplandılar ve kâfirlere karşı galip geldiler.

Nitekim sahabeler Huneyn günü on iki bin kişi olmalarına rağmen, dört bin kâfirin karşısında mağlup oldular. Çünkü onlar çokluklarıyla kibirlendiler.

Ama Bedir savaşında kendileri üç yüz kişiydiler. Bütün dünyaya karşı savaştılar. O zaman her şeyi Allah-u Zülcelal’den biliyorlar ve: "Ya Rabbi! Senin yardımın olmazsa biz bunlarla nasıl harp ederiz" diye Allah-u Zülcelal'e yalvarıyorlardı. Böyle olunca, Allah-u Zülcelâl onların yardımına bin tane melek, bir rivayete göre ise dört bin melek gönderdi. Bu melekleri hem müminler, hem de kâfirler gördüler.

“Duanız Nasıl Kabul OIsun?”

Yine rivayet edilmiştir ki: İbrahim bin Ethem bir gün Basra sokaklarında dolaşıyordu. İnsanlar etrafına toplanıp: "Ya İbrahim! Allah-u Zülcelâl: 'Dua edin kabul edeyim' buyurduğu halde, biz dua ediyoruz ama karşılığını bulamıyoruz" dediler. İbrahim bin Ethem, onlara: "Ey insanlar! On şeyden dolayı kalbiniz ölmüş, duanız nasıl kabul olsun!" Dedi. Daha sonra bu on şeyin ne olduğunu şöyle açıkladı: “Siz;

1- Allah-u Zülcelal'i biliyorsunuz ama, onun hakkını vermiyorsunuz.
2- Kur'an-ı Kerim okuyorsunuz, ama O’nun manasına göre amel etmiyorsunuz.
3- Şeytanın düşmanlığını biliyorsunuz, dilinizle söylüyorsunuz ama onun peşinden gidiyorsunuz.
4- Biz Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in ümmetindeniz, diyorsunuz, ama onun sünnetine göre amel etmiyorsunuz.
5- Cenneti istiyorsunuz, ama onun gereğini yapmıyorsunuz.
6- Cehennemden korkuyorsunuz, ama kendinizi bile bile cehennem ateşine atıyorsunuz.
7- Ölüm vardır diyorsunuz, ama hiçbir hazırlık yapmıyorsunuz.
8- Daima başkalarının hataları ile meşgul oluyorsunuz, ama kendi hatalarınızı görmüyorsunuz.
9- Allah-u Zülcelal'in nimetlerini yiyorsunuz, ama O'na şükretmiyorsunuz.
10- Ölülerinizi ellerinizle götürüp kabre koyuyorsunuz, ama bundan ibret almıyorsunuz.”

Şimdi bütün bu yazılanlara bakarak, her Müslüman zilletten kurtulup izzetin doruklarına çıkmanın nasıl mümkün olacağını anlayabilir.

İlahi Rızanın Önündeki Perde

Gülistan: Efendim, günümüzde müslümanlar olarak ibadet ve hizmete karşı büyük bir gevşeklik ve tembellik göze çarpıyor. Bunun sebeplerini ve çözümünü izah eder misiniz.

Seyda Muhammed Konyevî:
Bu gevşekliğin sebebi nefistir. Nefse uymamak lazımdır. Nefse uymakta bir hayır yoktur. Bilakis ona uymanın zararları büyüktür. Nefis, düşmanların en tehlikeli ve zararlısı, tedavisi çok zor olan ve insanı Allah-u Zülcelal’in rızasına giden yoldan ayıran bir düşmandır. Nefis, insanın Allah-u Zülcelâl ile arasında karanlık bir perdedir.

İnsan ancak nefsini bilir, onun hile ve tuzaklarını öğrenirse, Allah-u Zülcelal’in kudret ve azametini idrak edebilir, emir ve nehiylerini yerine getirebilmek için gayret sarf eder.

Nefis daima hata ve günahlara, keyif ve sefaya meyillidir. Onun için Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Çünkü nefis, daima kötülüğü emreder.” (Yusuf; 53)

Allah-u Zülcelal’in rızasına ulaşıp baki olan ahiret hayatımızda rahat etmek istiyorsak; onu cennetin yoluna çevirerek; “Onu (nefsini) arındıran kurtuluşa ermiştir.” (Şems; 9) ayet-i kerimesinin ışığı altında, nefsi; kibir, ucub, riya, cimrilik vs. gibi kötü sıfatlardan temizleyip, Allah-u Zülcelal’in rızasına yönlendirmemiz lazımdır. Ama nefsi şımartırsak, bütün arzu ve isteklerini yerine getirirsek, yani onun hizmetine girersek, kendimizi ateşe atmış oluruz.

Şeytan, insana nefsinin gölgesinden gelip onu günaha sürüklemek için çaba harcar. Onun için de Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Sizin en büyük düşmanınız koltuğunuzun altında saklamış olduğunuz nefsinizdir.” (Beyhaki)

 


Nefsin Arzularından Sakın!

Nefsin isteklerini ne kadar yerine getirirsek getirelim, daima daha fazlasını ister. Onun istekleri hiç bitmez. Nitekim nefis Firavun’u peşinden sürüklemiş ve en sonunda: “Ben sizin en yüce Rabbinizim!” (Naziat; 24) dedirtmiştir.

Bu yüzden, nefse karşı çok dikkatli olmak ve onun isteklerinin peşinden koşmamak lazımdır. Çünkü nefis, kendi haline bırakılırsa azgınlaşır ve bizi de beraberinde ateşe müstahak eder. Onun için Lokman-ı Hekim oğluna şöyle nasihatte bulunmuştur: “Ey oğlum! Nefsin arzularına uymaktan sakın. Çünkü nefsin doğru olmayan kötü istekleri vardır. Şayet nefsine biraz uydun mu, daha fazlasını ister, daha çok azgınlaşır.”

Demek ki insan, nefsinin isteklerinin önünü daima kapatmalıdır. Şayet onun önünü biraz aralarsa, nefis o küçük aralıktan girerek, ibadet ve hizmette gevşeklik ve sonu gelmez isteklerinin peşinden insanı sürüklemek suretiyle perişan eder. İbadet ve hizmette tembellikten ve gevşeklikten kurtulmak için nefse muhalefet etmek lazımdır.

İnsanın günahlarla ve boş işlerle uğraşması şeytanın da çok hoşuna gidiyor. Ama insan tövbe ettiği zaman şeytan kahrolur.

Ata bin Halid'in şöyle dediği anlatılmıştır: “Bana ulaşan habere göre: ‘Allah'tan başka günahları kim bağışlayabilir ki? Sonra onlar, yaptıkları kötülükte bile bile ısrar etmezler.’ Al-i İmran suresinin 135. bu ayeti geldikten sonra, lanetli iblis şeytan naralar atıp ordusunu yardıma çağırdı; başına toprak saçtı ve: ‘Vay başıma gelenler!’ dedi. Sonunda ordusu, karadan ve denizden toplanıp geldiler, şöyle dediler: ‘Ey beyimiz, neyin var?’ Şöyle anlattı: ‘Allah'ın kitabında bir ayet indi; bundan sonra, hiçbir günah, Âdemoğullarından hiç kimseye zarar vermez.’ ‘O hangi ayettir?’ diye sordukları zaman da, bu ayeti kendilerine bildirdi. Dediler ki: ‘Onlara heva-i arzuların kapılarını açarsın; ne tövbeye gelirler, ne de bağışlanmalarını dilerler. Bu durumları ile de hak yolda olduklarını sanırlar.’ İblis şeytan, bu duruma razı oldu.”

Rivayet edildiğine göre, şeytan demiştir ki: “Ben günah yaptırmak suretiyle Âdemoğlunu helak ettim, onlar da bu günahlardan tövbe etmekle beni helak etti.”

İnsan tövbe ettiği zaman bu şeytanın daha zoruna gidiyor. Şeytan bununla baş edemeyince, insana nefsinin gölgesinden saldırıyor. Günahkâr insanlardan daha fazla tövbekâr insanlarla uğraşıyor. Bak işte sen uykusuz kaldın, namazını daha sonra kılarsın, bugün sen çok yoruldun, daha sonra hizmet edersin gibi, hep ‘sen’ diyerek, güya iyiliğini düşünerek insana vesvese veriyor. Onun için tövbekâr olan insanın nefis ve şeytana karşı daha çok dikkatli olması lazımdır.

Kalp Dünyayı Sevmesin

Gülistan: Efendim, dinimize göre bir müslüman dünyayı ihmal etmemeli, yeryüzünün ıslahı için de çalışmalı, peki bunu dünyaya muhabbet duymadan nasıl yapacak?

Seyda Muhammed Konyevî:
Mü’min şuurlu olmalıdır. Kalbi dünyaya meylettiği zaman, bunu hissetmeli ve bu hastalığını tedavi edebilmenin çarelerine sarılmalıdır. Kalbinde dünya muhabbeti olan kimselere soruyorum: “O dünyaya beslediğin muhabbet, sana maddi manevi bir kar getiriyor mu? Malın daha fazla oluyor mu?” Diyecekler ki; “Hayır!” “Peki, ne getiriyor?” “Daha fazla çalışmak…”

Çalışmaya hiç kimse karşı değildir. İnsan ne kadar çalışırsa çalışsın, fakat kalbi dünyayı sevmesin. Kalbi dünyayı severse, bu hiç çalışmayan insan için de zarardır. Onun için Seyyid Abdülkadir Geylani: “Dünya, elde olup kalpte olmadığı zaman hiçbir zararı yoktur.” demiştir.

Şah-ı Nakşibend (ks) şöyle anlatmıştır: “Mekke’de iki ayrı insan gördüm. Birisinin himmeti çok düşüktü. Diğerinin ise kalbi Arş’a ve Allah’a bağlanmıştı. Himmeti düşük adam, Kâbe’nin örtüsüne yapışmış dua ediyordu. Bir ara adamın kalbine yöneldim. Gördüm ki adamın kalbi Kâbe’de değil, köyünde idi. Allah-u Tealâ’dan ilâhi sevgi ve rızayı değil, dünyalık şeyler istiyordu. Buna çok hayret ettim ve üzüldüm. Bir ara Mina çarşısına uğradım. Orada tezgâhı başında devamlı alış-veriş yapan bir genç gördüm. Gencin kalbine nazar ettim. Gördüm ki genç devamlı zikir halindeydi. Kalbi azamet sahibi Allah’tan gafil değildi. Onun bu yüksek himmet ve gayreti içimde büyük bir coşkuya sebep oldu.”

Meşguliyeti Dünya Olanın Hali

Bakınız! Dünya; alışveriş yapan bu genç gibi kimselere hiçbir zarar vermez. Onun için ne kadar çalışırsak çalışalım, dünyaya hiç muhabbet duymayalım. Çünkü dünya muhabbetinin zararları çok büyüktür.

Nitekim Ebu’d-Derda (ra)’dan rivayetle Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Elinizden geldikçe kendinizi dünya işlerine fazla kaptırmayınız. Biraz da ibadet için vakit ayırınız. Zira kimin gailesi sırf dünya olursa, Allah işlerini dağıtır. Fakirliği iki gözünün arasına getirir. Hep fakir olduğunu sanır. Kimin de gailesi daha çok ahiret olursa, Allah işlerini toparlar, huzurunu arttırır. Zenginliği kalbine yerleştirir. Gönül zenginliğinde huzur bulur.” (Taberani, Beyhaki)

Enes bin Malik (ra)’tan rivayetle Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kimin arzu ve gailesi ahiret olursa, Allah zenginlik duygusunu kalbine yerleştirir. İşlerini toparlar. Onu huzura kavuşturur, istemese de ümit etmediği yerlerden dünya servetine kavuşur. Kim de hep dünya için çalışırsa, Allah fakirliği gözlerinin önüne getirir. Fakirlik duygusundan kurtulamaz, işlerini dağıtır. Dünyadan da ancak hakkında takdir olunanı elde eder.” (Taberani)

Bütün Günahların Başı

Şurası iyi bilinmeli ki, insanın kalbinde dünya sevgisi ne derecede varsa, ahiretin sevgisi o derecede o kimsenin kalbinden çıkar. Kim neyi severse Allah-u Zülcelâl ona istediğini nasip eder. Dünyayı sevenlere dünyayı nasip eder. Çünkü Allah-u Zülcelal’in yanında dünyanın hiçbir değeri yoktur.

Nitekim Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Elbette Allah’tan korkanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır.” (En’am; 32)

Dünyaya karşı uyanık olmak lazımdır. Dünyaya az rağbet edip onun hakkında olmayacak beklentilere girmemek gereklidir. Dünya öyle istikrarsız bir yerdir ki, sağlam olan birden hastalanır, emniyet içinde olan birden korkuya müptela olur, sevinçli olan birden kederlenir. Zengin olan bir anda fakirleşir. Dünyaya önem verip onu sevmek akıllı kimselerin işi değildir.

Dünyayı seven bir kimse, öldüğü zaman sevdiğinden ayrıldığı için azap çeker. Bu azabın şiddeti de dünya sevgisinin şiddeti ölçüsündedir. Allah-u Zülcelal’i ve ahireti seven ise, ölürken sevdiğine kavuştuğu için sevinç duyar. Bu sevincin büyüklüğü de Allah ve ahiret sevgisinin büyüklüğü derecesindedir.

İnsanda Allah ve ahiret sevgisini oluşturan ve güçlendiren şey, Allah’ın ma’rifeti ve Allah’a ibadettir.

İnsanda dünya sevgisi uyandıran ve kuvvetlendiren şey ise nefsin şehvetlerine uymaktır. Nefsin şehvetleri bu yüzden kötülenmiştir.

Dünya Sevgisi, bütün günahların başıdır. Onu sevmek, insanı ilk olarak şüpheli şeylere, daha sonra mekruhlara son olarak da harama düşürür. Dediğimiz gibi insan, dünya ve dünyanın muhabbetini kalbine koymadığı müddetçe, dünya insana bir zarar veremez.

MUSTAFA ÖRS

 

www.gulistandergisi.com

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->
Mixed Martial Arts
Free Web Counters
Mixed Martial Arts
Türkçe - Ýngilizce Sözlük
ç - ý - ð - ö - þ - ü
Kelime:
TV'de Bugün