24/7/2009 ·

YOĞUNLUK NEDENİYLE BLOG SAYFAMLA İLGİLENEMİYORUM.HAKKINIZI HELAL

Yorum (1) Yorum yaz!

17/4/2009 ·

kaynak




www.gulistandergisi.com

Yorum (1) Yorum yaz!

17/4/2009 ·

ŞEFAATE LAYIK OLABİLMEK İÇİN

 100. Sayı
 Nisan 2009
Gaflete düşmeyelim

“Her ümmetten bir şahit göndereceğimiz gün, artık ne kâfir olanlara (özür dilemelerine) izin verilir ne de onların özür dilemeleri istenir.”(Nahl, 84)
 

İşte, bu ayette bize işaret edileni anlamamız lazımdır. Kıyamet gününde açılacak olan amel defterimizi daha bu dünyada iken hatırlamamız lazımdır. Halimizin ne olacağını biraz düşünmemiz lazımdır.

Evliyalardan bir zat, yanında cariye bulunan bir adamla bir gemiye binmiş. Cariyenin efendisi içki içip, cariyesine şarkılar söyletip keyfü sefa yapıyordu. Daha sonra o evliyaya dönüp:

— Bunlar ne kadar hoştur, değil mi? Dedi. Evliya dedi ki:
— Benim nazarımda bunlardan daha hoş olanı vardır. Adam:
— Bunlardan daha hoş olanı nedir? Diye sordu. Evliya şu ayeti kerimeyi okudu: “(Kıyamet gününde) defterler açıldığı zaman.” (Tekvir, 10)

Adam bir an düşündü ve; “Bu günahların hepsi benim amel defterime yazılacak. Peki, kıyamet gününde amel defterim açıldığı zaman halim ne olacak?” dedi ve bağırdı, düştü bayıldı. Kendine geldiği zaman; cariyeye:
— Seni azat ettim, ben de bu adamın kölesi oldum, dedi. Ve yaptığı bütün pisliklerden tövbe edip Allahu Zülcelal’e yöneldi.

İşte, insan kıyamet gününde amel defteri açıldığı zaman hâlinin ne olacağını bu şekilde düşünüp ona göre kendisini hazırlaması lazımdır.

Ne cevap vereceğiz?


Gece gündüz başımızı hiç secdeden kaldırmasak dahi yine de azdır. Çünkü bize ulaşan rivayetlerde denilmiştir ki; Allahu Zülcelâl kıyamet gününde Levh-i Mahfuz’a:

— Ya Levh! Ben sana bir emanet vermiştim. O emaneti ne yaptın? Diye soracaktır! Levh-i Mahfuz da:
— Yarabbi! Ben o emaneti İsrafil (aleyhisselam)’a teslim ettim, diyecektir. İsrafil (aleyhisselam)’a sorduğu zaman:
— Yarabbi! Ben o emaneti Mikail (aleyhisselam)’a teslim ettim, diyecektir. Mikail (aleyhisselam)’a sorduğu zaman:
— Yarabbi! Ben o emaneti Cebrail (aleyhisselam)’a teslim ettim, diyecektir. Cebrail (aleyhisselam)’a sorduğu zaman:
— Yarabbi! Ben emaneti Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem)’e teslim ettim, diyecektir.

İşte, bu emanet Kur’an-ı Azimüşşan’dır. Allahu Zülcelâl Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’e sorduğu zaman da:
— Ya Rabbi! Ben o emaneti ümmetime teslim ettim ve onlara tebliğ ettim, diye cevap verecektir.

Peki, biz o zaman, bize sorulduğunda ne cevap vereceğiz?...

İşte Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem), durumumuzu bildiği için halimize acıyacak ve:
— Yarabbi! Benim ümmetim zayıftır. Senin huzuruna hangi cüretle, hangi kalple, hangi vücutla gelecektir. Bana izin ver, ben Âdem’in yanına gideyim, diye yalvarır. Allah (celle celaluhu) da Hz. Peygamber aleyhisselama izin verir.
 

Peygamberimiz, Âdem aleyhisselamın yanına gelerek;
— Ya Âdem! Sen insanların babasısın. Ümmetimin yarısının hatalarını sen yüklen, diğer yarısını da ben yükleneyim.” dediğinde; Âdem (aleyhisselam):
— Ben de kendimle meşgulüm, diyecektir. O zaman Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), yalnız başına Allahu Zülcelal’in huzuruna gelerek başını secdeye indirecektir. Ve:

— Yarabbi! Ben, senden kızım Fatıma’yı istemiyorum. Torunlarım Hasan ve Hüseyin’i istemiyorum. Kendi nefsimi de istemiyorum. Senden ümmetimi istiyorum, diye yalvaracaktır. Allahu Zülcelal’de;
— Ya Muhammed! Senin ümmetine böyle acımandan dolayı, onların şefaatini sana verdim, buyuracaktır.

Çünkü ayeti kerimede; “Sonra rabbin sana, sen razı oluncaya kadar verecektir.” (Duha; 5) buyurmuştur.

Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem)in razı olacağı şekilde, Allahu Zülcelâl şefaat etme yetkisi verecektir.

Şefaate layık olabilmek için


Biz de hiç olmazsa, O’nun şefaatine nail olabilmek için yüzümüzü ağartmamız, amel yaparak ona biraz yardımcı olmaya çalışmamız lazımdır. Çünkü her insan çobandır ve kendi çobanlığından sorumludur. Onun için ilk olarak kendimize, çocuklarımıza, komşularımıza, dost ve arkadaşlarımıza karşı (dini yaşamak ve anlatmak hususunda), biraz gayret göstermemiz lazımdır.

Nihayetinde her kim Allahu Zülcelal’in emanetini yerine getirme gayretinde olursa, O’nun taatinde, ibadetinde bulunursa, o kimse, Allahu Zülcelal’in emanetini eda etmiş olur. Her kim de bunun aksine hareket ederek, emir ve nehiylerini yerine getirmezse, Allah muhafaza O’na ihanet etmiş olur.

İnsanın günahı ne kadar çok ve büyük olursa olsun tövbeden umutsuz olmamalıdır. Günahları affetmek, Allahu Zülcelal’in katında hiçbir şey değildir. İnsan asla demesin ki: “Ben içki içiyorum, bir sürü günah işliyorum, benim tövbem kabul olmaz.” Her ne yaparsa yapsın, hakiki olarak Allahu Zülcelal’e yönelirse Allahu Zülcelâl inşaallah-u teala onu affedecektir. Allahu Zülcelal’in yanında günahları affetmek çok kolaydır. Yeter ki insan samimi olarak Allahu Zülcelal’e yönelsin.

Haşirde insanlığın durumu

İnsanlar haşir meydanında öyle bir ızdırap öyle bir meşakkat, öyle bir azap içinde kalırlar ki; “Allah (celle celaluhu) bizi bu halden kurtarsa da bizimle hesap görse!” diye birbirlerine müracaat ederler. Hatta bazı insanlar, “Allahu Zülcelâl yeter ki bizi bu sıkıntıdan kurtarsın da cehenneme gitmeye razıyız” diye temenni edeceklerdir.

Buhari, Müslim ve Tirmizi’nin Ebu Hureyre’den kaydettikleri bir rivayet şöyledir. “Biz bir davette Resulullah ile beraberdik. Ona sofrada hayvanın ön budundan bir parça ikram edildi. But hoşuna giderdi. Ondan bir parça ısırdı ve:
“Ben kıyamet günü Âdemoğlunun efendisiyim! Acaba bunun neden olduğunu biliyor musunuz? (Açıklayayım):

“Allah o gün, öncekileri ve sonrakileri tek bir düzlükte toplar. Bakan onlara bakar, çağıran onları işitir. Güneş onlara yaklaşır. Gam ve sıkıntı, insanların tahammül edemeyecekleri ve takat getiremeyecekleri dereceye ulaşır.

Öyle ki insanlar: “İçinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musunuz, sizlere şefaat edecek birini görmüyor musunuz?” demeye başlarlar. Birbirlerine: “Babanız Âdem var!” derler ve ona gelerek:

— Ey Âdem! Sen insanların babasısın. Allah seni bizzat vasıtasız olarak yarattı, kendi ruhundan sana üfledi. (Bütün isimleri sana öğretti.) Meleklerine senin önünde secde ettirdi. Seni cennete yerleştirdi. (Allah katında itibarın, makamın var) Rabbin nezdinde bizim için şefaatte bulunmaz mısın? Bizim şu halimizi, başımıza şu geleni görmüyor musun? Derler. Âdem aleyhisselam da:

— Bugün Rabbim çok öfkelidir; daha önce bu kadar öfkelenmedi. Bundan sonra da böylesine öfkelenmeyecek. (Esasen şefaate benim yüzüm yok, çünkü cennette iken, Allah) beni o ağaca yaklaşmaktan men etmişti. Ben, bu yasağa asi oldum. (Ben cennette iken işlediğim günah sebebiyle cennetten çıkarıldım. Bugün günahlarım affedilirse bu bana yeter.) Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin. Nuh aleyhisselama gidin! Diyecek.

İnsanlar Nuh aleyhisselama gelecekler. (O da kendi mazeretini onlara beyan eder ve onları İbrahim aleyhisselama gönderir. İbrahim aleyhisselam da başka bir mazeret beyan eder ve onları Musa aleyhisselama gönderir. Musa aleyhisselam da aynı şekilde onları İsa aleyhisselama gönderir.) İnsanlar da İsa aleyhisselama giderler:
 

— Ey İsa, sen Allah’ın peygamberisin ve Meryem’e attığı bir kelamısın ve kendinden bir ruhsun. Üstelik sen beşikteyken insanlara konuşmuştun. Rabbin nezdinde bize şefaat et! İçinde bulunduğumuz şu hali görmüyor musun? Diyecekler.
Hz. İsa aleyhisselam da:

— Bugün Rabbim çok öfkeli; daha önce bu kadar öfkelenmedi, bundan böyle de hiç bu kadar öfkelenmeyecek, diyecek. Hz. İsa şahsıyla ilgili bir günah zikretmeksizin (bir başka rivayette, “Beni, Allah’tan ayrı bir ilah edindiler. Bugün bana mağfiret edilirse bu bana yeter.”) Nefsim! Nefsim! Nefsim! Benden başkasına gidin! Muhammed aleyhissalatu vesselama gidin! Diyecek.

İnsanlar, Muhammed aleyhissalatu vesselama gelecekler, (bir diğer rivayette: “Bana gelirler!” denmiştir) ve:
— Ey Muhammed! Sen Allah’ın peygamberisin, bütün peygamberlerin sonuncususun. Allah senin geçmiş, gelecek bütün günahlarını mağfiret buyurdu. Bize Rabbin nezdinde şefaatte bulun. Şu içinde bulunduğumuz hali görmüyor musun? Diyecekler.

Efendimiz bize şefaat edecek

Bunun üzerine ben Arşın altına gideceğim. Rabbim için secdeye kapanacağım, derken Allah, benden önce hiç kimseye açmadığı medhu senaları benim için açacak (Ben onlarla Rabbim’e medhu senalarda, çeşitli övgülerde bulunacağım). Sonra:

— Ey Muhammed! Başını kaldır ve iste! (İstediğin) Sana verilecek! Şefaat talep et! Şefaatin yerine getirilecek! Denilecek. Ben de başımı kaldıracağım ve:
— Ey Rabbim ümmetim! Ey Rabbim ümmetim! Ey Rabbim ümmetim! Diyeceğim. Bunun üzerine:
— Ey Muhammed! Ümmetinden, üzerinde hesap olmayanları cennet kapılarından sağdaki kapıdan içeri al! Esasen onlar diğer kapılarda da insanlara ortaktırlar! Denilecek. Resulullah (sallallahu aleyhi ve selem) sonra şöyle buyurdular:

— Nefsim kudret elinde olan Zatı Zülcelal’e yemin olsun. Cennet kapısının kanatlarından iki kanadının arasındaki mesafe Mekke ile Hacer arasındaki veya Mekke ile Busra arasındaki mesafe kadardır.” (Buhari, Müslim, Tirmizi)

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) bütün kâinata şefaat ettikten sonra, sorgu sual başlayacaktır.
Ayet-i celilede şöyle buyruluyor; “Rabbine andolsun ki, onların hepsine yapmakta oldukları şeyleri elbette soracağız.” (Hicr, 92)
 

Allah-u Zülcelâl ilk önce peygamberlere soru soracak, onları sorguya çekecektir. Nitekim başka bir ayeti celilede şöyle buyruluyor: “Allah’ın, peygamberleri toplayıp ‘siz(den sonra davetiniz)e ne derece uyuldu?’ diyeceği, onların da, ‘Bizim hiçbir bilgimiz yok. Gaybı hakkıyla bilen ancak Sensin’ diyecekleri günü hatırlayın.” (Maide, 109)

Peygamber Efendimize tabi olalım

İşte, bu kadar ümmetine düşkün olan Hz. Peygamber aleyhissalatu vesselamın şefaatine nail olabilmek için ona mutabaat etmemiz lazımdır. Onun sünneti seniyyesine sarılmalı, her şeyimizle ona benzemeye çalışmalıyız.

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)i sevmek, herkese farzdır. Zaten, Cenab-ı Hakkı sevmek de buna bağlıdır. Allahu Teala’nın sevgili Peygamberini sevmedikçe, ona uymadıkça, Allah-u Teala’yı sevmek saadeti ele geçmez.

Allahu Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
“De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana tabi olunuz ki Allah’ta sizi sevsin.” (Âl-i İmran; 31)

Allahu Teala, Habibi’ne böyle demesini emir buyurmaktadır. Saadete kavuşmak isteyen kimse, bütün adetlerini, ibadetlerini ve alış verişlerini, kısaca tüm yaşamını onun gibi yapmaya çalışmalıdır.

Bu dünya hayatında görüyoruz ki bir kimsenin sevdiğine benzemeye çalışanlar, benzemeye çalıştığı kimseyi sevene, sevimli ve güzel görünürler. Bunun gibi, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)i sevenleri de Allah-u Zülcelâl sever. Bundan dolayı, görünen ve görünmeyen bütün iyilikler, bütün üstünlükler, ancak Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve selem)i sevmekle ele geçer.

Allahu Teala, sevgili Peygamberini, insanların en güzeli, en iyisi, en sevimlisi olarak yarattı. Her iyiliği, her güzelliği, her üstünlüğü onda topladı. Ashâb-ı kiramın hepsi, ona âşık idiler. Hepsinin kalbi, onun sevgisi ile yanıyordu. Onun ay yüzünü, nur saçan cemalini görmeleri, lezzetlerin en tatlısı idi. Onun sevgisi uğruna canlarını, mallarını feda ettiler. “Allah’ı seviyorum” diyenlerin, ashâbı kiram gibi olmaları lazımdır.

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve selem)e tam ve kusursuz tabi olabilmek için onu tam ve kusursuz sevmek lazımdır. Tam ve olgun sevginin alameti de ona tam olarak mutaabat etmektir. Onun sünneti seniyyesine uymaktır.

Allahu Zülcelâl, cümlemize O’nun sünneti seniyyesine uyabilmeyi nasip eylesin (Âmin)
İLİM MECLİSİNDEN SOHBETLER

www.gulistandergisi.com

Yorum (1) Yorum yaz!

11/1/2009 ·

ÜMMET ŞUURU

 97. Sayı
 Ocak 2009
İnsanlar tek bir ümmetti

İslam ümmeti, aralarındaki suni sınırlar sebebiyle ayrı düşmüş, birbirine yabancılaşmış olsa da aslında tek bir anne babadan doğmuş gibi kardeştirler. (Hucurat: 10)
 

Zaten bütün insanlar, Hz. Âdem’in (aleyhisselam) evladı olmak bakımından kardeştir. Yalnız, insanların bir kısmı, kendisini kardeşlerinden üstün görmek üzere kavmiyetçi mitlerin peşine düşmüştür.

Kimisi mitolojik bir söylentiye, kimisi muharref bir itikada, kimisi de ideolojik bir anlayışa uyarak kendilerini diğer insanlardan farklı görür hale gelmiştir. Böylece anası-atası bir olan insanlık; sırf kibir ve kıskançlık illetinden dolayı, ayrılığa düşüp birbirinden uzaklaşmıştır.

“İnsanlar tek bir ümmetti. Aralarında ihtilaflar başlayınca, Allah onlara içlerinden müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi. Ve onlarla beraber kitap ve hikmeti gönderdi ki, ihtilaf ettikleri konularda aralarında hükmetsin. Hâlbuki o meselelerde anlaşmazlığa düşenler, kendilerine apaçık ayetlerimiz geldikten sonra, sırf aralarındaki haset yüzünden ihtilafa düşen Ehl-i Kitap’tan başkası değildi. Bunun üzerine Allah kendi izniyle, iman edenleri, onların hakkında anlaşmazlığa düştükleri hakka, ulaştırdı. Allah, dilediğini doğru yola iletir.” (Bakara; 213)

Ayeti kerimeden anladığımız kadarıyla, Kuran ı kerim’in gönderiliş hikmetlerinden biri de Yüce Rabbimizin insanlığı fikir ve inanç ihtilaflarından kurtarıp tekrar doğru yolda birleştirmek istemesidir. Bununla birlikte, insanların aslında nefisleri namına ayrılık çıkarıp düşmanlık besledikleri; inanç ve fikir çekişmelerinin çoğunlukla bahane olduğu açıktır.

“Eğer Rabbin dileseydi elbette bütün insanları tek bir ümmet yapardı. Ancak yine de ihtilaf edip duracaklardı.” (Hud; 118)

Kavmiyetçilik; üstünlük anlayışındandır

İşin doğrusu, insanların ayrılıkçılık çıkararak birbirine üstünlük taslama eğilimi nefsaniyetten gelmektedir. Hatta birçok batıl itikat ve ideolojiler, kavmiyetçilik ve bölücülüğün sadece bahanesidir. İnsanlar, bütün inançları reddedip kendisini bilim diliyle tarif etmeye başladıktan sonra da üstünlük iddiaları devam etmiştir.

Günümüzde, bazı topluluklar kendilerini diğer milletlerden üstün görmek için evrim felsefesini dayanak addetmektedir. Bilim tarihinde sahte fosiller hazırlayarak “kendi kavimlerini daha erken evrimleşmiş insan türü sayan” Avrupalı bilim sahtekârları vardır. Yine, bazı Avrupalı düşünürler, ırkçı düşüncelerini dayandırdıkları kafatasçı teorilerle, güya kendi ırklarını “beyinleri daha fazla geliştiği için daha akıllı olan ” insan türü saymışlardır.
 

Bu insanlar, aynı düşünceden hareketle “kendi kavimlerinin diğer insanlardan daha güçlü olduklarını; bu durumda tabiat kanunu gereği daha zayıf halkları yok etmelerinin de tabi olduğunu” ileri sürmektedirler. Bir başka deyişle, insanların cihanşümul kardeşlik anlaşmasını bozması için her şey bahane olabilmektedir.

Dikkat edilirse, dünya üzerinde kendilerini “Hz. Âdem’in neslinden gelen kardeşler” olarak görüp, Hz. İbrahim’in önderlik ettiği tevhit akidesine sadık kalanlar yalnız Müslümanlardır. Bunun sonucu olarak kardeşlik ve ümmet hukukuna uygun davrananların da yalnız Müslümanlar olduğunu görüyoruz.

Tarih boyunca olduğu gibi günümüzde de dünya servetini paylaşmak için kan dökmeye kalkışmayan tek ümmet, “Muhammed Ümmeti”dir (sallallahu aleyhi vesellem). Hindistan, Afrika, Orta ve Güney Asya, Kafkasya veya Balkanlar gibi birçok coğrafya, Avrupalı milletlerin istila etmesinden önce Müslümanların ulaşmış olduğu yerlerdir. Ancak Müslümanlar, fethettikleri yerlerde zayıf bulduğu milletleri sömürmeye çalışmamış, aksine buralara hukuk ve medeniyet götürmüştür.

Ümmet şuuru Allah korkusundandır

Kendi dindaşlarıyla bile sömürgeleri paylaşamama yüzünden savaşan Avrupalıların aksine, İslami idareler daima adil ve uzlaştırıcı olmuştur. Tarihi boyunca, daima kanlı mücadelelere şahit olmuş topraklara, Müslümanlar tarafından fethedildikten sonra, asayiş ve huzur gelmiştir.

“Ve işte böyle, sizi vasat bir ümmet kıldık ki siz, bütün insanlar üzerine adalet örneği ve hakkın şahitleri olasınız, Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun.” (Bakara: 143)

Müslümanların zulümden uzak durup adaleti sağlayabilmelerinin sırrı, ümmet şuuru ve Allah korkusudur. Müslümanlar dışındaki milletler, hukuk ve ahlakı kendi anlayışlarına göre çok standartlı olarak uygularlar. Oysa Müslümanlar, iman ile kendisini kardeşlik hukukuna dâhil sayan her insanı ümmetin bir ferdi sayarak, onun hakları konusunda Allah’tan korkarlar:

“Şüphesiz sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de Rabbinizim. Öyleyse benden sakının.” (Mu'minun, 52)

Hac veya umre için kudsi mekânlarda bulunan, o birlik ve kulluk potasında eriyenler çok iyi bilirler ki; Müslümanları birbirine yaklaştıran başka bir şey vardır. Aralarındaki etnik ve kültürel farklılıklar, ten renkleri ayırsa da yüzlerindeki mümin siması onları birleştirir. Bir müminin ahlakının ayrılmaz parçası olan masumiyet ve tevazu; beden diline ve yüz ifadesine yerleşerek, ümmeti birbirine yakınlaştırır.

İnsan oralardayken, bir zenci bebeği veya Asyalı bir delikanlıyı; kendi evladından farksız görür. Bir Türkmen dedeyi köylüsü gibi; bir Pakistanlı teyzeyi hemşerisi gibi bağrına basmak ister. Sanki ne zamandır gurbetteymiş de nihayet fırsat bulup memleketine dönmüş gibi hisseder.

Bilhassa mazlum Müslümanların perişan hali, insanın içini burkar. Yoksulluğu her halinden belli olan bir Afrikalı, gönlünde hala yakınlarının yasını taşıyan bir Bosnalı, yerleşecek bir yeri olmayıp mescidin duvar dibinde kalan bir Afganlı; bizlere İslam dünyasının perişan halini hatırlatır. Dünyaya adalet dağıtan bu Ümmeti Muhammed’in bugünkü hali yürek dağlayıcıdır.

Ümmetin bir araya geldiği bu sayılı günler; aynı zamanda Müslüman toplumların aralarındaki suni sınırların sorgulandığı dönemlerdir. Bir Pakistanlıyla İngilizce ile veya Tunusluyla Fransızca iletişim kurmaya çalışmak; ümmetin arasına giren manilerin yalnız coğrafi sınırlar olmadığını hatırlatır. Ümmetten her bir toplumun, bir sömürgeci gücün egemenliği altında özüne yabancılaştırıldığını gördükçe kahrolursunuz.
 

Müslümanlar ne zamandan beridir başsız, idaresizdir. Bunun sonucu olarak da bir enkaz gibi paramparçadır. Dünyanın her yerinde Müslümanların hor görüldüğünü, canının, malının, ırzının hiçbir değer taşımadığını düşündükçe, bu gariban ümmete karşı merhametiniz artar.

Buna karşın, çarşılarda Müslüman halkların çoğunlukla gayrimüslimlerin ürettiği malları sattığı ve satın aldığını görür, rahatsız olursunuz. Piyasaların en kalitesiz mallarının Müslüman halklara kakalandığını görmek insanın içini burkar.

Üstelik bunlardan çoğunun Müslümanlara zulümde en ileri giden ülkeler olduğunu bilmek ise insanın yüreğine ateş düşürür. Namaz seccadesi, başörtüsü, takke, tesbih gibi ibadetle ilgili eşyaları dahi, Doğu Türkistanlılara en büyük zulümleri yapan Çinlilerden almak, hakikaten bir Müslümanın zoruna gitmeyecek gibi değildir.

“Ne olur onların mallarını boykot etsek. Böylece bir nevi ambargo ile yaptırım uygulasak!” diye düşünmek neden kimsenin aklına gelmez?...

Bunlar, Müslümanların imal edemeyeceği şeyler değildir. Üstelik bunların hammaddesi ve enerjisi, çoğunlukla İslam ülkelerinden gitmektedir. İslam ülkelerinde iş gücü boldur, sermaye sıkıntısı olduğu da söylenemez. Aksine, ekonomisi can çekişen bazı ülkeler, Müslümanların petro-dolarlarıyla ayakta durmaktadırlar.

Üstelik malum ülkeler, İslam coğrafyasının bağrına saplanmış 60 yıldır devlet terörü uygulayan İsrail’e kol kanat germekte, sözde onun emniyetini sağlamak adına iki devleti işgal etmiş bulunmakta; diğerlerini de tehdit etmeye devam etmektedir.

Bu işgalciler tarafından Filistinli, Iraklı, Afganistanlı Müslüman kardeşlerimize uzun zamandan beri sistemli işkenceler yapılmaktadır. Bosna, Kuzey Kıbrıs gibi ülkeler, siyasi yönden yalnızlaştırılmakta, İran, Sudan, Türkiye gibi birçok İslam ülkesinde ise çeşitli bölücü faaliyetler tertiplenmekte ve elebaşları desteklenmektedir.

Ümmet şuuru mu, Ulusçuluk anlayışı mı?


Bugün, medeniyetin anavatanı ve pek çok zenginliğin sahibi olan Ortadoğu; kukla devletçiklere bölünmüş halde sömürgeleşmiştir. Yine, geniş topraklara ve yer altı zenginliklere sahip Türk toplulukları, Sovyet hegemonyası altında, birbiriyle irtibatsız hale getirilmiştir. Yani sadece farklı kavimler değil, aynı kavimden Müslümanlar da birbirinin halinden habersizdir. Öyleyse, ulusçuluk hangi derdimize derman olmuştur ki bundan sonra ondan ne bekleyelim?

Türk toplulukların aralarına dil-alfabe ayrılığı girmiş, Araplarla Türkler birbirinden uzaklaştırılmış, eskiden birer vilayetimiz olan Balkanlarla, Kafkaslarla ilişkimiz kopma noktasına gelmiştir. İslam bağını önemsemeyecek olursak, bu milletleri bir araya getirecek olan nedir?

Oysa hac zamanında görüyoruz ki bu rengârenk insan selini, diller ne kadar birbirinden ayırsa da dualar ve tespihler bir o kadar birleştirmektedir. Maddi imkânları yönünden aralarında ne kadar ayrılıklar olsa da hep birlikte oruç tutup iftar etmek; hep birlikte kurban etinden tatmakla, ortak sevinçler yaşamaktadırlar. Çeşitli İslam ülkelerinden bir araya gelip birbirinin dilini ve kavramlarını anlayabilenler, çoğunlukla İslami eğitim sırasında dini kaynaklarımızın dilini öğrenmiş olanlar olmaktadır.
 

Sevinilecek bir gelişme olarak günümüzde kurban organizasyonları gibi çeşitli yardımlaşma faaliyetleri ümmeti birbirine yakınlaştırmaktadır. Bu işlere gerek gönüllü olanlar, gerekse dil yönünden donanımlı olup görev alabilenler, ağırlıklı olarak İslami ilimler öğrenenlerdir. Bütün bunlar, ümmetin birleşmesi için dini eğitim ve ibadetlerin önemini vurgulamaktadır.

Elbette bunlar yeterli değildir. Müslümanlar mutlaka televizyon, radyo ve interneti daha etkili kullanarak haberleşme imkânlarını geliştirmelidir. İmkân sahibi olanlar ticari, siyasi işbirliğini artırmalı, vakıf ve dernekler, eğitim ve yardımlaşma konusunda daha çok bir araya gelmelidir.

Ümmetin engellenen işbirliği

Müslümanların bir araya gelip işbirliği yapmaları hepsinin lehine olacaktır. Çünkü günümüzde İslam ülkeleri birbirini tamamlayacak şekilde farklı imkânlara sahiptir.

Unutulmamalıdır ki maruz kaldığımız sömürü ve istiladan tek çıkış yolumuz birlik olmak; dayanışmak ve yardımlaşmaktır. Bundandır ki geçmişte yapılan “gelişmekte olan ülkeler işbirliği” gibi girişimler; sömürgeci ülkeleri teyakkuza geçirmiştir. Bu teşebbüsten hemen sonra, bu anlaşmaya imza koyan devlet başkanları birer birer görevlerinden uzaklaştırılmış, girişim güdük bırakılmıştır.

Bundan da anlaşılmaktadır ki Müslüman halkların aralarındaki işbirliğini geliştirmemiş olmaları, basit bir ihmalin sonucu değildir; hususi müdahalelerle engellenmektedir. Öyleyse Müslümanlar bu yolda ne kadar engellenseler de asla yılmamalıdırlar. Bu işi başarmanın maliyeti ne kadar ağır olursa olsun, başaramamanın maliyetinin yanında hafif kalacaktır.

İçinde bulunduğumuz dönemler ne kadar acılı olsa da; istikbal ufukları, şafağı müjdeleyen bir aydınlığa bürünmektedir. Muhammed Ümmeti’nin geleceğiyle ilgili ümitli olmak için pek çok sebep vardır.

Her şeyden önce Müslüman halkların “modernizm” yarışında bir derece geri kalmış olmalarının avantajı olarak, aile ve toplum yapıları daha sağlamdır. Başta işgücü olmak üzere, hala pek çok kaynakları bakirdir. İslam ülkelerinin tabi çevresi temiz, ekonomileri faiz batağından muhafaza olmuştur.

Hepsinden önemlisi, hukuk ve ahlakın dayanağı olan din müessesi, tüm tahrip faaliyetlerine rağmen dipdiri ayaktadır. Pek çok millet, kültür birikimi namına ellerinde kalan ne varsa popüler bir tüketim malzemesi haline getirip harcamışken, İslam kültürü saf ve güven uyandıran bir bilgi kaynağı olarak keşfedilmeyi beklemektedir.

Eğer Müslümanlar sahip oldukları değerlerin farkında olur, onlara sahip çıkarsa, yeniden İslam medeniyetini kurmak zor olmayacaktır.

Cenab-ı Allah hepimizi hizmet yolunda istihdam etsin ve muvaffakiyetler versin. (Âmin)

HATİCE KÜBRA ERGİN

www.gulistandergisi.com.

Yorum (yok) Yorum yaz!

11/1/2009 ·

AZ AMELLE ÇOK KAZANABİLİRİZ

 97. Sayı
 Ocak 2009
Sevenlere cennet köşkleri var
 

Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz mü'minler kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki esirgenesiniz.” (Hucurat; 10)

Muaz (radıyallahu anh) şöyle demiştir: Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve selem)'e:
- En üstün iman nedir? Diye sordum:
- Allah için sevmen, Allah için buğz etmen, dilinden Allah'ın zikrini kesmemendir, dedi.
- Daha nedir? Ya Resulallah! Deyince de:
- Kendin için sevdiğin şeyi insanlar için de sevmen, kendin için hoş görmediğin şeyi başkaları için de hoş görmemendir, buyurdu. (Ahmed bin Hanbel)

Birbirimizi Allah için sevmek, Allah-u Zülcelal'in katında çok makbuldür. Onun için mümin kardeşlerimizi Allah rızası için sevdiğimizde, evimizde dahi duramayız, onlarla birlikte olabilmek için sürekli sohbet meclislerine koşarız. Arkadaşlarımızla birlikte oluruz. Allah'ın zikrinde bulunuruz.

Başka bir hadis-i şerifte, Büreyde (radıyallahu anh)'dan rivayetle, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve selem) şöyle buyurmuştur: “Cennette (elmastan yaratılmış) öyle köşkler var ki içeriden bakınca dışı, dışarıdan bakınca da içerisi gözükür. Allah onları, rızası için birbirlerini seven, ziyaret eden, yardımlaşan ve kaynaşan kulları için hazırlamıştır.” (Taberani)

Yine, Ebu Hureyre (radıyallahu anh)'dan rivayetle, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve selem) şöyle buyurmuştur:
“Cennette yakut sütunların üzerine yaratılmış, yeşil zümrütten odalar vardır. Yıldızlar gibi parlayan kapıları açıktır.” dedi. “Ya Resulallah! O odalarda kimler kalacak?” diye sorunca: “Allah rızası için biraraya gelip yardımlaşarak kaynaşan kimseler kalacak.” buyurdu. (Bezzar)

Allah’ın rızasına aşkla koşmalısın

İnsan, nasıl çok şiddetli bir sıcağın altında kalınca, çok susar ve karşısında bir su görünce aşk ve muhabbetle o suyun üzerine giderse, Allah-u Zülcelal'in katındaki ecir ve sevaplara da aynı aşk ve muhabbetle olarak yönelmelidir.

Bir Allah dostuna sormuşlar: “Mesbuk (namazın birinci rek’atından sonra cemaate yetişen ve namazının bir kısmını imamla geri kalan kısmını da imam selam verdikten sonra kalkıp kendi başına kılan) kimse, imam selam verdikten sonra, namazını tamamlamak için ne zaman ayağa kalkmalıdır?”
O Allah dostu, bu soruya hiç beklemedikleri bir şekilde:
“İmsaktan önce kalkması lazımdır.” diye cevap vermiştir.

Tabi, onlar hikmetle konuşuyorlardı. Ne demek istedi? İmsaktan önce kalkar, abdestini alır ve müezzin ezanı okuduğu zaman camiye giderse, zaten mesbuk (namaza sonradan katılan) olmaz ki!

Bu, bütün ibadetler için geçerlidir. Burada bizim için işaret, Allah-u Zülcelal'in katındaki ecir ve sevaplara aşk ve muhabbetle yönelmemiz, onlara dört elle sarılmamızdır.

Allah-u Zülcelal'in rızasını kazanmak için amel yapan, Allah'ın dinine hizmette bulunan bir kimseyi gördüğümüz zaman, onu ne kadar seversek, o oranda menfaatini görürüz. Çünkü bu sevgi, o kimsenin zatına değil, ona duyulan sevgi, Allah-u Zülcelal'e ibadet ettiği, Allah'a iman edip O'nun rızasına kavuşma gayretinde olduğundan dolayıdır. Bunun için de Allah-u Zülcelal'in katında çok makbuldür o kişi.
 

Dünya hayatında, birbirlerini Allah için seven iki kişiden birisi doğuda, diğeri batıda olsa, Allah-u Zülcelâl bu kimseleri kıyamet gününde bir araya getirip sayısız nimetlerle mükâfatlandırarak şöyle buyuracaktır: “İşte benim için sevdiğinizin mükâfatı budur.”

Bütün dünya senin olsa bile…

Bizden önceki insanların hepsi de Allah-u Zülcelal'in rızası için çok büyük fedakârlıklar yapmışlardır.

İbn-i Samani isminde bir zat, müminlerin emiri (Halife) olan Harun Reşid'in yanına gitmişti. Harun Reşid, İbn-i Samani'den kendisine nasihat etmesini talep etti. İbn-i Samani baktı ki çok büyük bir padişah olan Harun Reşid bir hasırın üzerinde oturuyor. Ona dedi ki:

“Senin bu kadar askerin, malın mülkün olmasına rağmen, hasırın üzerine oturarak göstermiş olduğun tevazu, Allah-u Zülcelal'in katında padişahlık şerefinden daha şereflidir.”

Bu sözleri, Harun Reşid'in çok hoşuna gitti ve şöyle dedi:
“Senin bu söylediklerinden daha güzelini, dünyada görmedim. Biraz daha nasihat et.”

İbn-i Samani dedi ki: “Bütün dünyanın malı senin olsa, Azrail (aleyhisselam) karşına geldiği zaman, o mal-mülk ne işe yarar ki! Öyle ki, Allah-u Zülcelâl bir kimseye şeref, güzellik, saltanat ve dünya malı verdiği zaman, bütün bunları Allah-u Zülcelal'in istediği biçimde; saltanatını ise adalet ile yerine getirirse o kimse Allah-u Zülcelal'in muhlis kullarından olur.”

İbn-i Samani'nin bu söyledikleri, Harun Reşid'in çok hoşuna gitti.
- Bana biraz daha sohbet et, dedi. İbn-i Samani:
- İnsan için iki yer vardır. Onun yeri ya cennettir, ya da cehennemdir, diye söyleyince, Harun Reşid bayıldı. İbn-i Samani:
- Onu ölünceye kadar bırakın, dedi. Harun Reşid kendine gelince, cemaatten birisi:
- Ey Harun Reşid! İbn-i Samani; “Harun'u ölünceye kadar bırakın dedi.” dedi. Harun Reşid, İbn-i Samani'ye:
- Sen benden şikâyetçi misin? Niçin böyle dedin? Niye sordu. İbn-i Samani dedi ki:
- Ne kadar güzel bir şeydir ki, sen ölseydin, diyeceklerdi ki; ‘Emir'l Mü'minin Allah-u Zülcelal'in korkusundan öldü.’ Bundan daha güzel bir şey var mıdır? Harun Reşid:
- Doğru söylüyorsun, dedi.

Hakikaten de insanın başına, bir musibet gelse, malını kaybetse, hastalansa, hatta ölse dahi, Allah rızası için olduğu zaman, bundan daha güzel bir şey olamaz.

Biraz dikkat, biraz incelik!

Mü'min, kendi nefsinin doktoru olmalıdır. Amelinden, ibadetinden dolayı kibre düşmemesi, hatta kendini hiç beğenmemesi lazımdır.

Tabi ki biz, az bir amel yaptığımız zaman; “Bu ibadetin bir faydasını görmedim, boşu boşuna ibadet yapıyorum. Sanki boş yere zikir yapıyorum” gibi düşünceler, aklımıza gelmektedir. Ancak, bu bir hal'dir. (Bir anlık, geçici bir duygudur, vesvesedir.)

Hızır (aleyhisselam) bir gün, Hace Abdulhâlik Gücdevani'nin (kuddise sırruhu) yanına geldi. Hace Abdulhâlık Gücdevani, iki arpa ekmeğini Hızır (aleyhisselam)'ın önüne koydu. Ancak, Hızır (aleyhisselam) yemedi. Hace Abdulhalik Gücdevani:

 
- Helaldir, niçin yemiyorsun? Diye sordu. Hızır (aleyhisselam) dedi ki:
- Biliyorum, helaldir. Ancak, bu ekmeğin hamurunu yapan kimse, hamuru abdestsiz olarak yaptı. Onun için onu yemek bize caiz değildir.

Bakınız! Ne kadar nazik bir durum… Bazı zamanlar, aklımıza; “İbadet yapıyorum, zikir yapıyorum ama hiçbir menfaat görmüyorum” gibi düşünceler geliyor. Şunu çok iyi bilmemiz lazımdır ki bunun sebebi, kendi hatalarımızdır. Yediğimiz ekmeğin, haram veya şüpheli olması bir tarafa, hamurunun abdestsiz olarak yoğrulması dahi, maneviyatımıza zarar vermektedir.

Bizden önceki insanlar, çok büyük fedakârlıklar yaptıkları halde, bir menfaat elde etmeleri çok güçtü. Ancak biz, ahir zamanın şartları çok zor olduğu için az bir ibadetle, büyük faydalar sağlayabiliyoruz.

Bir padişah sarığının üzerine şöyle yazdırmıştı: “Dünyanın mülkü ve bu saltanat sarığı bana, benden öncekilerden kaldı. Benden de, benden sonra gelecek kimselere kalacaktır.”

Bu şekilde dünyadan ayrılanlara ne mutlu!...
Kendileriyle beraber ne büyük ameller götürdüler.

Anlatıldığına göre, Zünnun-i Mısri (kuddise sırruhu) padişahın veziri ile oturmuş sohbet ediyorlardı. Vezir dedi ki:
- Ben padişahtan bir mal elde etmek, bir menfaat sağlamak için daima onun hizmetindeyim. Ancak, bu kadar hizmet yaptığım halde, yine de ondan korkuyorum. O böyle söyleyince, Zünnun-i Mısri ağladı. Dedi ki:

- Sen kendin gibi olan bir kula daima hizmet ediyorsun, yine de ondan korkuyorsun. Ben, Allah-u Zülcelal'den senin gibi korksaydım, Allah beni sadıklardan yazardı. Senin padişahtan korktuğun kadar, ben Allah-u Zülcelal'den korkamıyorum!"

Hakikaten de böyledir. İnsan, Allah-u Zülcelal'den her şeyden çok korkmalıdır. Başka bir insandan yahut bir hayvandan korkması, Allah korkusunun üzerinde olmamalıdır.

Allah-u Zülcelâl, kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin... (Âmin)
İLİM MECLİSİNDEN SOHBETLER

Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::